30 Aralık 2009 Çarşamba

Tarih Karşısındaki Yalnızlık

Tarih 19 Kasım 1969. Yer Maracana Stadyumu. Dakika: 34. Edson Arantes Do Nascimento “Pele” topun başında, karşısında Vasco Da Gama’nın Arjantinli kalecisi Edgardo Andrada. Andrada’ya Brezilyalılar, çok iyi refleksleri olduğu için kedi (Gato) diyordu ama o penaltı vuruşu karşısında yapacak bir şeyi yoktu. Bir Brezilyalı gazeteci tarihe tanıklık etti çünkü o gol Pele’nin kariyerindeki 1000. golüydü.

Şimdi tarih şeridini geriye saralım; sakatlandığı için Fluminese’de futbolu bırakmak zorunda kalan Dondinho’nun ayakkabı boyacısı oğlu bu golden tam 13 yıl 2 ay 12 gün önce, Santos, Corinthias karşısına çıkar. Maç 7-1 biter. 6. golün sahibi o sıralar 15 yaşında olan Pele’dir ve bu gol onun kariyerinde ilk golü olur. Kaleci Zaluar da tarihe böylece geçer. 31 Temmuz 1958 Santos 1 Comercial 1, Pele’nin 100. golü. 6 Haziran 1959 Santos 6 Fortuna 4. Avrupa turnesindeki Santos ekibinin attığı son gol Pele’nin 200.golüydü. 15 Eylül 1962 Santos 7 Ferrovaira 2, Pele 500. golünü atıyor. Şu an Brezilya üçüncü liginde oynayan Ferrovaira, kuruluşundan beri geleneklerini devam ettirdiği için ayrı bir önem taşıyor. İran Şahı Rıza Pehlevi’nin onu görmek için üç saat ayakta beklediği Pele, 21 Temmuz 1983’de ülkesinin Güney ve Doğu karmalarının yaptığı maçta son golünü attı.

Not: Biz henüz tanıtım yazısı girmeden sevgili Nuh Köklü ilk yazısını yolladı bile. Nuh Köklü değerli yazılarını bundan sonra Stereotype Ball için de yazacak. Kendisinin halihazırda çok güzel bir bloğu da var.

Old Fashion Football Club Logos #2

Consilio Et Animis

Dip-not: Logo'nun yeni hali için fotoğrafa tıklamanız yeterli.

29 Aralık 2009 Salı

Football Quotes #40

"...İnanın bana, İngiltere'de futbol ligleri beş yıl üst üste yazın oynansa daha kaliteli defans adamları yetişir. Aslında bu teklif değil, makul olanı."

Sir Alf Ramsey

Alf Ramsey'in Birmingham'daki kariyeri defansın Everton'a iki adet kendi kalesine gol, ve bir adet penaltı hediyesi sayesinde 6-1'lik maçı ile bitmiştir. Daha doğrusu hiçbir güç onu Birmingham şehrinden alacak kadar muktedir olmamıştır; kendisi bu yolu seçmiştir. Ancak giderken Birmingham takımının defansına ve dolayısı ile İngiltere'de top koşturan defans oyunculara tabir-i caizse giderini yapmış, bir daha da futbola bulaşmamıştır.

İngiltere liginde oynayan defans oyuncuları bugün çok tartışılmaz ama hemen kıta sahanlığında Rotterdam'da dönemin en iyi futbol düzeni olan Total Futbol doğduğunda defans oyuncularının futbol sahalarında neler yapabileceklerini görüp kendilerine çeki düzen vermişler midir bilemiyorum.

Ancak bugüne değin, ne zaman İngiltere'de defans oyuncularının tabiri caizse "odunluğu" tartışılsa eski defans oyuncuları Ada'daki yağış rejimini öne sürer, bunu bir çeşit futbol kültüründen geldiğini sanmazlardı. Oysa ki, Amsterdam'da da aynı yağış rejimi vardı, Rotterdam'da da.

Tüm vaktini Catenaccio hakkında olumsuz eleştiri yağdırmakla meşgul olan İngiliz Futbol ulemaları o yaz Dünya Kupasında karşılarında İtalya ve defansını bulunca şunu diyecekti;

"İtalyan Hükümeti Toscana'ya ne zaman yağmur bombası atar o zaman eşitleniriz. Bu defans oyuncuları ile İngiltere'nin İtalya'yı yenmesi çok güç."

Jock Stein'in Gölgesi Ep1/2

"...Aynı rahip gelip kulüpten para alıyordu. Ortadoks rahip ise gidip Rangers'dan para dileniyordu. Umut için yaşamayan adam dindar olamaz. Yani umudu olan bir insan dindar değildir. Ama aynı umutsuz adam kiliseden aldığı yoksulluk yardımı ile Old Firm'e bir umut için geliyorsa bunun adı dindarlık hiç değildir. Başkalarına göre Tanrı ile benim aramdaki bağ başarılı olup olmamakla ilgili ise, Old Firm'ün canı cehenneme..."

Jock Stein

Biz henüz kulüplerin yakın vakit kuruluşçalarına bakınaduralım; futbolun sosyopolitik kuramlar için menbâ görevini gördüğü yerin ana noktası kulüplerin "resmediliş" şeklidir. Bugün, hâla, kazanılan sportif başarının ardında misillenmiş resmediliş, futbol insanlarının kafasını yoran bir durum. Gerektiğinde Katalunya ile Bask'lılar bir, gerektiğinde kömür işçileri, liman takımı, sosyalist olgu, gamalı milli takım gibi mefhumlar futbolun, futbolu izleyen gözlerin önüne kadraj gereği çok girer.

Ben Beşiktaşlıyım. Ve "Beşiktaşlılık Duruşu", "Halkın Takımı" gibi kavramların çıkış noktasının herhangi bir futbol kültürü veyahut sosyo-kültürel bir etkileşimden geldiğine inanmam. Spontane gelişen bir lafın üzerine gram kafa yormadığım gibi, yıllık milyonlarca euro alan bir oyuncunun "halk'ı" için gol attığını görmedim; Burma'lı değilse.

Tamami ile başarısızlığın bir ürünüdür bu laflar, sözde ideolojiler.

Şu satırlara Jock Stein'in kariyerindeki kalibre taşlarını ilave etmek onu gözümüzde ilah yapmaz. Ancak efsanevi şemalinde değişiklikler olabilir, olmalı da. "Ada futboluna yön veren" gibi bir klişe lafı onunla birlikte aynı cümle içinde kullanmamak İskoçya'da suç mudur bilemiyorum.

Jose Mourinho örneğini düşünün. Futbol tarihine hiçbir şekilde yön vermediği halde popüler futbol kültürüne olağanca zıt bir karakteri olan bir insanın ne gibi dimağlara pelesenk olunacağı futbol tarihine not düşülebilir elbet. Ama Jock Stein ve gölgesi hiçbir zaman Jose Mourinho gibi olmadı. Hikayesi sıradan, sportif başarı gelesiye kadar ilgi çekici olmadı.

Çünkü o, mağrur İskoç işçi sendikalarını arkasına alıp başarısızlığın arkasına demogoji yükleyerek hissiyatlı taraftar profili oluşturmadı. Çünkü , sınıf ayrımı olan İskoç halkının dini duygularını emare göstermeden futbolun içine sokmadı. Kötü çocuk oldu.

Başarı geldi, Lisbon Aslanı, Kaplanı oldu....

25 Aralık 2009 Cuma

Stereotype Ball Yeni Yazarlar Arıyor

Gündelik uğraşlar sağolsun, gün bitiminde çoğu zaman varolsun'a dönüşmüyor. Bilgi ve fikir telakkisi, aktarımı yaptığımız şu sayfaya hissettiğimiz aidatlık birçok kez yinelenmeyip "kaydı yayınla" butonuna basılmadıkça bir çeşit üzüntüye dönüşüyor.

Sağolsunlar, bu blogda ilk "kaydı yayınla" butonuna basıldığından beri gelen olumlu/olumsuz tepkiler bizi her ne kadar daha çok telakki yapmaya itse de, gündelik uğraşlar ve olumsuz koşullar bu sayfayı ilerlemeyen bir yapı haline getirmesinden/getirecek olmasından dolayı üzülüyorum.

Bu yüzden, Stereotype Ball bloğu, bloğun konseptini ve içerik hususunu anlamış değerli blogger arkadaşları arıyor.

İletişim için mail adresi: stereotypeball@gmail.com

18 Aralık 2009 Cuma

Amazing Cowell

Almanlar Şehre Girmesin

***
Dinamo Bükreş takımı 1949 yılında kurulduğunda İkinci Dünya savaşı henüz siyasi propagandasını yeni yapıyordu. Romanya halkı ve bölgesel olarak Komunist ve Milliyetçi (Polis devlet akımı) olarak tam olmasa da ikiye ayrılmıştı. Futbol çok üzt düzey değildi ama iki Belarus kökenli Romen vatandaşı olan futbolseverler Dinamo Bükreş'i kurduğunda, kulüp dolaylı olarak portföyünü ve taraf çizgisini Komünal eksende bulunmasını yeğler ve bu sayede taraftar profili oluştururlar. Nitekim, kulüp logosunu dönemin komünist akımı olan iki renkli bayrak ile oluşturup yoluna devam eder.

Şehrin iç dinamiği savaş sonrsı oluşan yeni savaş kültürü ve siyasi akımı skalasını kaybedip daha merkez bir siyasi akımı güttüğünde Dinamo Bükreş savaş sendromundan kâr yapan bir kulüp olmuştu. Komünizm savunulur da, desteklenmez akımı sonrası kulübün yeni logosu daha güne ayak uyduran bir logo olmuştu.

Soğuk savaş sırası Ruslar'ın Romenler'le uğraşacağı yok, dahası ayak bağı. Romanya'da faşizm patlak verir. Aslında geleceği de bellidir. Kimilerine göre Romenler savaşa Almanların yanında girse Moldova ve Karadağ'ı bile alabilecektir.

Ortada Çavuşesku yoktur ama Dinamo Bükreş'in yeni retro logosu çoktan vardır. Çünkü kulübün iki kurucusu ülkeden kaçmış, yerlerine bu sefer Almanya'dan kaçan, savaş suçlusu olmamak için Romanya'ya yerleşen eski bir devlet adamı vardır. Planı da hazırdır. Kulüp taraftar profilini değiştirip Amerika'da Beyzbol stadyumlarında uygulanan "kombine" uygulamasını Avrupa'da ilk kez yapmaktır.

Kombine satımı sonunda taraftar Steau Bükreş taraftarına benzedi. Hazırlık maçları Rusya'da değil, ordu takımı ile yapılıyordu artık. Nitekim kulübün yeni bir logosu bile vardı. Bu yeni logo faşizm'in dönem içerisindeki en önemli sembollerinden Kartal ile donatılmıştı.

Taraftar değişmişti, kulüp değişmişti, sportif başarılar üstün Alman disiplini ile değişmişti.

Çavuşesku devrildi, Almanlar bu sefer Polonya'ya kaçtı. Romenler artık kendi başlarının çaresine, çarenin çözümüne endekslenmişken, sorunun sorunda değil de, kendilerinde olduğunu unutmuşlardı.

Çünkü Almanlar onlara günü birlik başarı dışında hiçbir sportif kültür bırakmamıştı. Papaza kızıp oruç bozdular. Yeni logo ve amblem yaptılar.

Belçika'dan teknik ekip getirerek dönemin en önemli futbol olgusu olan Total futbol denediler, olmadı. Çekoslavak sitili yapalım dediler, aşağıda savaş patladı. Kendi çocuklarımızı çıkaralım dediler, çocuklar çiğ süt emdiler.

Hep Almanya'nın suçuydu. Onların logosu, şehre ve futbola uğur getirmişti. Ama futbolda uğur'un yeri yoktu;

O seneler kombineleri hep ellerinde kaldı.

***

16 Aralık 2009 Çarşamba

Jock Stein

Hall of Shame Ep10

Jean-Michel Ferri senesini bilmiyorum ama (Muhtemelen 97 ya da 98) İstanbulspor'a kendisi gibi Ermeni asıllı olan ve bu ülke futboluna büyük katkıları olan Vahe Aslanata sayesinde sessiz sedasız gelmiş, her nasıl olduysa Houllier'in dikkatini çekip yine aynı şekilde sessiz sedasız Merseyside'a gitmişti.

Transer ücreti net değildir ama yaklaşık olarak alacakları ile 4.5 milyon pound olan Ferri, Liverpool kariyeri sadece üç FA kupası maçından ibarettir.

Jean-Michel Ferri'nin blogun bu serisi için muazzam bir örnek olduğunu bilmekle birlikte, herhangi bir mecrada fotoğrafı olmadığı için bekletiyordum. İki gün evvel bana Ferri'nin fotoğrafını bulabileceğini düşündüğüm, arşivi ve futbol bilgisi harikulade olan, Guardian ve Epltalk gibi sitelerde yazıları bulunan Paul Hayward adlı spor yazarına değerli arşivinden Jean-Michel Ferri hakkında varsa bilgi ve fotoğraf yollamasını rica ettim. Liverpool tarihi hakkında engin bilgisi olan bu kişinin cevabı(*) Jean-Michel Ferri'nin bu seride bulunmayı hakettiğini bir kez daha gösterdi.

(*) Who?

Football Quotes #39

"Allessandro(Altobelli) gol sonrası tribünlere o kadar hızlı gitti ki, elimizde sprinter forvet olduğu kanısına vardım." Dino Zoff

Dino Zoff, o dönem ağır ve yavaş olduğu gerekçesi ile çok eleştirilen İtalyan forveti Alessandro Altobelli'ye transfer olduğu ilk günlerde arka çıkmıştı. Çünkü Altobelli iki sezon önceki Inter-Juventus maçı sonrası Juventus taraftarına "korkak mafya köpekleri" demiş ve o dönem Torino'da Papa'dan sonra sivil'de ıssız bir köşede karşılaşma isteği bulunan Juve taraftarlarının hayallerini süslemişti.

Futbol tezatıdır, yine aynı Altobelli bir sürü tantanadan sonra Milano'dan Torino yolu tutat. Ancak futbol olarak varlık gösteremez. O kadar kötüdür ki, 12 maçta hiç gol atmadığı gibi maçların hepsini aşırı kilo ve yavaşlığı sebebi ile 90 dakika tamamlayamaz.

İşte tam bu noktada, yani bu demecin oluştuğu maç olan Juventus-Atalanta maçında Juve 2-0 önde iken Atalanta kalecisi korner sırasında sakatlanır ama Altobelli kaleden uzaklaşan topa koşar ve yaklaşık 30 metreden golü atar. Ve yine aynı hassayitle(!) gol sonrası tribünlere hiç olmadığı bir hızla koşarak golü kutlar.

Altobelli bu demeç sonrası bavulunu alıp Torino'dan kaçar. Zoff ise devre arasında Roma'ya hava almaya gitmişken, Lazio'ya teknik direktör olur.

Futbol tezatı kaldırmaz, ama intikamı hoş görür. Ertesi sene Altobelli Brescia forması altında biri kupa, ikisi lig maçı olmak üzere Lazio'ya tam 5 gol atar. Ha keza, şunu da söyleyelim, Altobelli o sene toplamda 6 gol atmıştır.

Ama bu gol sonraları tribünlere yine aynı hızla koşmuş mudur, araştırmakta fayda var.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Enstantane #26

Sieg Heil

Pek âla, bu fotoğraf karesi İngilizler'in çokça kabullenemediği bir kadrajı barındırmasa da, bugün unutulmuş ama geçmiş zamanın en hararetli tartışma konusu olmadığı yadsınamaz. Bugün futbolun üniter kültürler üzerindeki muktedirliğini tartışaduralım, sembolik olan her uğraş üzerinde hamuru yoran bir araç oluşunu görmek mümkün.

İngiliz futbol kültürü'nün dış sesi, bu fotoğrafın baskı altında olan İngiliz futbolcularını resmettiği yönünde dair bir kitapçığı dahi vardır. Ancak bu kitapçıkta olayın gerçek yönü değil de, İngiliz futbolcuları, futboldan daha ziyade savaş esiri gibi resmetmesi ayrı bir ironidir. Çünkü bu kadrajın gelişme-sonuç iradesi tamami ile Adolf Hitler'in futbol hakkında bilgisi olmadığı halde siyasi arenadaki üst zekiliği ve kurnazlığı damgasını vurmuştur.

Stanley Matthews'in kitabında anlattığına göre olaylar ilk olarak futbolu "barıştırıcı güç" olarak kullanmak isteyen İngiltere'nin Fransa aracılığıyla Almanya ile özel bir maç yani bilinen adıyla dostluk maçı oynama isteğiyle başlıyor. Ancak İngiliz'in meşhur gururu ve kibiri maçın İngiltere'de oynama isteği ile büyüyünce Hitler maçı kabul etmiyor. Ama bu bir tuzak.

Çünkü Adolf Hitler, bunun bir çeşit İngiliz oyunu olduğunu anlıyor ve maçın eninde sonunda Almanya'da oynanacağını biliyor. Ve bu tezi güçlendirmek için maçın tarafsız bir sahada oynanmasını ve dostluğun pekişmesi için İtalya'da oynanmasını teklif ediyor. Nitekim İngiltere tabiri caizse oltaya düşüyor ve maçın İngiliz nüfusunun yoğun olduğu Bavyera'da oynanması ve can güvenliği olması kaydıyla Almanya'da oynanmasını teklif ediyor.

Esasında bu iki uçlu bir diplomasi var işin ucunda. Tarih kitaplarına göre İngiltere de maçın aslında Almanya'da oynanmasını sağlamak istiyor. Çünkü dönemin İngilteresi, futbol anlamında Almanya'dan çok çok üstün ve farklı bir galibiyette Almanya'nın kendi ideolojik yandaşlarına karşı çok mahçup olacağını düşünüyor ve maçın Almanya'da oynanmasını büyük bir zevkle kabul ediyor.

Bu teklif sonrası Adolf Hitler ellerini ovuşturmuş mudur, pek bilemiyorum. Ancak ne var ki, İngiltere ile bu maça değin giden diplomasi rüzgarı karmaşık olduğu için maç hakkında birkaç duyum alan Adolf Hitler ve İngiltere maçı iptal iki-üç kez iptal için girişimlerde bulunuyorlar.

Bu o kadar gariptir ki, İngiltere maç sırasında oyuncularının öldürüleceğine dair istihbarat aldığını söylüyor, Adolf Hitler ise maç sırasında suikast girişimi yapılacağı gerekçesi ile maça gelmeyeceğini, gerekirse iptal edeceğini söylüyordu. Ancak İtalya, Fransa ve İsviçre bu kavgayı uzaktan izlemenin zevkine varacak olmuşlar ki, bu ortamı soğutmak için elinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Kim bilir, bu tantanalar bile bir çeşit siyasi oyunlardır.

Maç günü Adolf Hitler ve kurmayları planlarını harekete geçiriyorlar. İngiliz oyuncuların yanına giderek maç başında, gol sonunda, ve maç bitiminde sürekli kenar çizgiye gelerek Adolf Hitler'e selam verilmeleri isteniyor. İlk başta bu teklif kabul edilmiyor ancak oyuncuların hükümet ile bağlantıları kesildiği için, ve daha önemlisi tehdit edildikleri için bu teklifi kabul ediyorlar.

Nitekim maç başladığında İngilizler ve Almanlar Nazi selamı veriyorlar. Ve gol sonrası Stanley Matthews ve Frank Broome dışındaki İngiliz oyuncuların hepsi Nazi selamı veriyorlar 110.000 kişi önünde.

Maç 6-3 İngiltere'nin üstünlüğü ile bitiyor ama önemli gelişmeler doğuruyor.

Günün ve gelişmelerin tiradı nedeiyle olay İngiltere'de iki gün sonra, Rusya'da 3 gün sonra duyuluyor. Moskova radyosu haber ellerine geçince gece saat 22.15 sularında canlı yayına geçerek tüm Rusya'ya duyuruyor. Ve o haber metninde İngilteredeki Rus vatandaşlarının dikkatli olması, gerektiğinde ülkelerine derhal dönmeleri gerektiği vurgulanıyordu.

İngiltere hükümeti futbolcuların zorla böyle bir olaya giriştiğini vurgulasa da olay gün geçtikçe yayılıyor. Hatta Amerika başkanı Roosevelt, sırf bu olayın üzerine giderek gelişmelerin üzücü olduğunu, İngiltere ile ilişkilerin tekrar gözden geçirelebileceğini vurgulamıştır.

Bugün, tarih kitaplarında İkinci Dünya savaşını hızlandıran olaylar içerisinde bu olayı duymak mantıksız gibi gözükse dahi; futbolu savaş, savaşı futbol maçı gibi gören anlayışın futbolun kadirliğini ve muktedirliğini sorgulamadan önce Avusturya'nın ihlakını sorgulamaları mantıksız değildir.

Ama futbol hiç mi mantıklı değildir?

11 Aralık 2009 Cuma

Old Fashion Football Club Logos #1

Deus per Omnia
Victoria Concordia Crescit

Not: Resimin üzerine tıkladığınızda logo'nun yeni halini görebilirsiniz. Bu yeni seriyi oluştururken yardımı dokunan blog okuyucularından Cihan'a teşekkür ediyorum.

10 Aralık 2009 Perşembe

Nicknames; Cemil Usta

Adnan Menderes o yolu yapmasaydı Sebat Gençlik'in oyuncuları Trabzona değil de Samsun'a akardı diye bir laf vardır Trabzonsporlu değerli abilerimizin. Trabzon coğrafyasını bilmem ama Cemil Usta'nın doğuştan Trabzonsporlu doğduğuna dair şahitlik için kuyrukta beklerim. Nitekim kendisi sırf kuyrukta beklememek için stadyuma gitmemiştir, ölümünden önce.

Alsaydın ya Dozer Cemil kendine bir kombine stadın en güzel yerinden desek Trabzonlu arkadaşlar kızar bilirim, totemleri vardır; her maçı farklı yerlerden izlemek gibi. Endüstriyel futbol bu ya, totem kaldırmıyor. O cevval ellere kan pompalayan kalbin heyecanını kaldıramadığı günden beri aramızda yok Dozer Cemil.

Cemil Usta ismi, maç sonunda oyuncuların ciğer tava yemek için seçtikleri bir isim artık. Velakin bizim aklımız Liverpool'u pişiren Cemil Usta'da. Tıpkı ayakları ters ters Trabzon'a giden İstanbul takımlarının Dozer Cemil'e duyduğu saygı gibi.

Gil y Gil Ep1/2


Helmut Schön'ün çok güzel bir lafı vardır; İspanya'da kulüp başkanlarıyla, İtalya'da mafya başkanlarıyla savaşırsınız.

Bir yerde mecaz-ı mürsel'e sebep olana değil de, sadece mürsel olana bakabiliyorsak orada işler ters gidiyordur. Ve işlerin ters gittiği yerde, kulüp başkanının burnundan çıkan nefesini hissediyorsanız iki ihtimaliniz vardır. Ya eldeki iki üçlüyle masayı toplamak, ya da ceketi alıp gitmek.

Tabi, size ceketinizi veren biri kalacaksa, ardınızda.

Futbol kulübü yapılanmasının, kulübe aidatlık hissedenler üzerinde garip bir geçirimliliği vardır. Bugün, olağanca şeffaf bir platform, ya da klişe tabirle her alanda "Fair Play" güdüsü besleyen taraftarlar, oklar kendilerine yöneltilince ansızın kendilerini bu ahvâldan kurtaracak bir başkanın varlığını sorgularlar. Bu duruma ikiyüzlülük demek konuyu kapatabilir. Ancak ne var ki, bu ikiyüzlülük değil, korunma iç güdüsüdür. Bu korunma iç güdüsüyle teknik kadro gider, başkan gider, gazeteler çok satar ama esas olgu klübün menfaatleri olur gibi gözükür.

Tam bir aldanma.İşte tam bu noktada Jesus Gil, bu anlatmaya çalıştıklarımızı pekiştirebilecek bir kapasite ve karakterde. Gil'in geçmişi, yaşadıkları ve dolayısı ile yaşattıkları tarafsız bir gözle "büyük bir zarar", ama yine aynı tarafsız gözle "olması gereken" mefhumunu kotarabiliyorsa ortada bir çelişki doğması mantıklı.

Çünkü Jesus Gil aynı Atletico Madrid'i, Real Madrid seviyesine getireceği, İspanya'nın bir numaralı takımını yaratacağı vaadi ile başkanlık koltuğuna oturduğunda varolan oligarşik sisteme iki yönlü zararı dokunmuş bir kişilk olup çıkmıştır.

Naif yönde, etli sütlüye karışmayan bir klübü cazibe merkezinden alıp bir nefret merkezi haline getirmek kolay değildi. Yine aynı naifliği ve duruşu Bask bölgesine karşı takınan Atletico'yu, bu bölgenin dönem dönem Sociedad ve Madrid'den bile daha fazla nefret takınacak hale getirmek dahi hiç kolay değildi.

Nitekim üç yıl aradan sonra Copa del Rey gelince icraatler gelmeye başlamıştı şehrin Marbella tarafından. Bu öyle bir durum oluşturmuştu ki, Jesus Gil sene başı transfer işini kendi hallediyor, sezon sonu taraftarların belirlediği isimler gidecekleri belirliyorlardı.

Giden teknik direktörlerin yerine gelenler bile anlaşma süresini değil de kovulduğunda alacakları tazminatı düşündürecek bir yapılanma içerisine girdiğinde Atletico Madrid, artık eşi benzeri görülmemiş bir kulüp yapılanmasına girmiş oluyordu.

Başarıya olan açlığını, başarısızlığa olan tahammülsüzlüğü ile kapatıyorlardı.

Schubert'in dediği gibi; Tanrı suçsuz olduğunu bildiği halde kurban ister, ki o bunu tanrı kılabilsin.

Serinin diğer yazısı Cuma günü yayında olacak.

Enstantane #25

7 Aralık 2009 Pazartesi

Old Fashioned Football Shirt Company; Crystal Palace 1971

Football Quotes #38

"...Gol güzeldi zaten. Ama Metin kardeşime bir lafım var. Metinciğim, adam oradan telgraf çekse üç günde gelir, sen ise oradan gol yiyorsun..." Vedat Okyar

Vedat Okyar yanılmıyorsam(Yanılıyorsam lütfen düzeltin) Tsyd kupasında Beşiktaş ile Galatasaray maçında uzaktan gol yiyen Beşiktaş kalecisi Küçük Metin'e serzenişte bulunurken.

Bu arada hazır Vedat Ağabey'i anmışken, marjinal maliyeti ne kadar olmuştur bilmiyorum ama amme hizmeti sonsuz değerde olan Şampiyon Beşiktaş adlı kısa filmi izlemenizi öneriyorum. Emeği geçen herkese buradan teşekkür ediyorum.

6 Aralık 2009 Pazar

Bad and Ugly Ep12

Bazen bir iş, oluşu uzun uzadıya aksedip anlatılmaya çalışılan konunun dışına çıkabiliriz; bu Vinnie Jones de olsa.

Varolsun, kendisi dünya üzerinde Gazza'nın erkeklik oranı ile birlikte anılsa da, futbolu samimi bulmadığını belirterek olağanca hızlı bir biçimde film endüstrisine yatay bir geçiş yapınca, rakip forvet oyuncuları Mr.Bossballer'ın gazabından ve gıyabından sevk olmuştu.

Kara kaplı istatistik kitaplarından hiç hazzetmem, lakin Vinnie Jones'ın kariyeri boyunca hiçbir kulübe bonservisi elinde, telli duvaklı gitmediğini belirtmek lazım. Hep bir arızanın, ark'ın merkezinden çıkmış bu canavar, ya hayat kadınını kafan çok büyük dediğinde ölesiye dövdüğü için kovulmuş ya da Gazza ile cinsel hayatınız nasıl sorusunu sormakla hayatının hatasını yapan çakırkeyif İngiliz futbolseverlerini kovalamakla meşgul olduğu için kulüplerden kovulduğuna dair dilekçeler eline ulaşmamıştır.

Bizimkisi gayet tabi mübalağa, düşene bir tepik de kendince nasiplenme metodu.

Vinnie Jones belki de futbolu bırakırken ana sebep olarak haşarı yahut uyumsuz olma içgüdüsünü gütmedi. O dayısı gibi küçük bir sahil kentinde sinema salonu sahibi olmak istiyordu. Ölçüyü kaçırdı, artık o bir sinema yıldızı.

3 Aralık 2009 Perşembe

Cenabet Adamlar Atlası Ep16

Sebastian Deisler henüz 17 yaşında iken oynadığı Borussia Mönchengladbach kulübünde müthiş bir intiba bırakan bir oyuncu iken o dönemki Dünya kupasına bile alınabileceği gündeme gelmişti. Nitekim kadroya alınmamıştı ancak Lotther Mattahus ve Beckenbauer'den "bu çocuk adam olur" selamını aldıktan sonra yakın zamana kadar ilgi ile takip ettiğimiz bir oyuncu olmuştu.

Açık konuşmak gerekirse o dönem Alman futbolunun ziyadesiyle sıkıcı ve ilgiden uzak devam ettiğini bildiğimiz halde, Deisler'i başta Juve ve Bayern Münich, Hertha Berlin ile Deisler'i transfer etmek için sıkı bir yarışa girdiğinde performansı oldukça üst düzeydeydi.

Alman futbolu bir pozisyon anlayışı itibariyle biraz gariptir. Sağ bek orjinli bir oyuncunun bırakın sağ açık, ön libero ya da orta saha oynaması Batı Almanya milli takımından beri görülmemiştir. İşte tam bu noktada Sebastian Deisler çocukluğunda futbolculuğa sol açık (!) başlamanın ekmeğini geleceği için yediğinde, orta sahanın bir çok mevkisinde oynamanın tadını çıkarırken Alman oyuncu öğütücü fabrikası Bayern'e geldiğinde ciddi bir sakatlık geçirir.

İlk başta 6 aylık bir sakatlık gibi gözükürken, Deisler'in psikolojik olarak da çökmesi sonucu çok uzun bir süreye yayılır. Nitekim müzminliği bir yıl süren Deisler'e bir de göz tansiyonu ve karaciğerinde leke teşhisi konunca Deisler'in psikolojik çöküşü buhran halini alır ve ciddi depresif bir versiyon hale gelir.

Nitekim Bayern kulübü, oyuncunun milli takım adına gelecek için vaâtı ve potansiyeli olmasına karşın sözleşmesini dondurmaz ama durdurur. Transfer kayıtlarının son günü oyuncu bildirimi dilekçesine adı da işlenmez Desler'in. Hoş Sebastian Deisler de böyle istemiştir. Çünkü futbolu henüz kariyerinin ortasında iken bırakır. Alman futbolu kala kala Sebastian Kehl'e kalır.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Bitmeyen Ceza

Moacyr Barbosa ismi pek çoklarımızın belki ilk kez duyacağı ve bu yazıyı okuduktan birkaç saat sonra da muhtemelen unutacağı bir isim olabilir. Ancak Brezilya'da aradan gecen yaklaşık 60 yıla rağmen unutulmamış ve yediği bir gol yüzünden bu kadar uzun sure suçlanan bir isim olarak Brezilyalıların hafızalarında yer etmiştir.

1921 yılında dünyaya gelen Barbosa, Vasco de Gama ile başarıdan başarıya koşarken, Brezilya milli takiminin da kalesini korumaktadır. Topu hissetmek için çıplak ellerle kalesini koruyan Moacyr, 40'li ve 50'li yılların en iyi kalecilerinden birisi kabul edilirken, kimileri tarafından da gelmiş geçmiş en iyi kaleciler arasında gösterilir. 1949 Copa America finalinde Paraguay’ı 7-0 ile geçerek en farklı Copa America finali sonucuna imza atan Brezilya, bir yıl sonra kendi ülkelerinde yapılacak Dünya Kupası’nın da favorisi konumundadır.

İsveç, İspanya, Uruguay ve Brezilya yarı finale çıkar 1950 Dünya Kupasında. Fifa Dünya şampiyonunu bugün uygulanan sistemden biraz farklı bir sistemle belirler. Esleştirip elemeli turlar oynatmak yerine, 4 takimi lig usulü ile karsılaştırarak şampiyon belirlenecektir. Brezilya İsveç’i 7-1, İspanya’yı da 6-1 ile geçerek favori olduğunu bir kez daha ispatlar. Uruguay ise İspanya ile 2-2 berabere kalır, İsveç’i ise iki kez geriye düştüğü maçta 3-2 ile geçer ve Brezilya maçına şampiyonluk umutlarını taşımayı başarır.


Final maçına çıkarken şampiyonluk için Brezilya'ya beraberlik yetmektedir. Maracana stadında tam 200 bin seyirci ülkelerinin ilk Dünya şampiyonluğu için hazır bulunmaktadır. Herkes şampiyonluktan o kadar emindir ki, maç sonunda yapılacak kutlamalar için hazırlıklı gelinmiştir stadyuma.

Maçta da her şey Brezilya’nın istediği gibi gitmektedir. İlk yarı 0-0 sonuçlanırken, ikinci yarının baslarında Friaca ile gelen gol şampiyonluğun müjdecisi gibidir. Tribünlerdeki 200 bin kişi yerinde duramamaktadır. Tribünlerin zafer sarhoşudur artik. Ancak Maç henüz bitmemiştir. 66'da efsane Schiaffino sahneye çıkar ve beraberliği getirir takımına.

Maracana'yi bir sessizlik kaplar. Ancak henüz oldurucu darbe gelmemiştir. 13 dakika sonra Brezilya’nın sol tarafını çökerten Ghiggia çok zor bir açıdan yaptığı vuruşla topu adeta iğne deliğinden geçirerek takimini 2-1 öne geçirir. Bütün Brezilya sessizliğe gömülür bu golün ardından. 20 dakika öncesine kadar karnaval havasında olan Maracana'da matem havası esmektedir.

Mac 2-1 Uruguay galibiyeti ile biter ve Dünya Kupası Uruguay’ın olur.

Maçın ardından milyonlarca Brezilyalıyı hayal kırıklığına uğratan sonucun sorumlusu kaleci Barbosa ilan edilir. Kariyeri başarılarla dolu kaleci için de donum noktasıdır 16 Temmuz 1950'de oynanan final karsılaşması. Her gecen gün daha da zorlaşır Barbosa'nin hayati ve adeta cehenneme döner.


Dışarıya ekmek bile almaya çıkamaz insanların protestosuna maruz kalmadan. “Eğer kendimi kontrol edemeseydim protestolar karsısında, çok önceleri hapishaneyi ya da mezarı boylardım.” diyerek ne büyük bir baskı altında olduğunu ortaya koyar. Maçın üzerinde 30 yıl gemcesine rağmen hala unutulmamıştır Barbosa. 1980'lerde bir markette yaşlı bir kadın yanındaki çocuğa Barbosa'yı işaret eder ve “İşte bu adam bütün Brezilya'yı ağlattı.” diyerek sonraki nesillere aktarır Barbosa nefretini. 1993'de Brezilya Federasyon başkanı bir futbol maçı yorumlamasına dahi müsaade etmez Barbosa'nin. Maracana stadi yenilenirken, golü yediği kale Barbosa'ya hediye edilir. Barbosa giyotini haline gelen kaleyi yakarsa kotu anılardan da kurtulacağını düşünür ancak o ölene kadar peşini bırakmaz yediği golün laneti.

Ölmeden kısa bir süre önce “Brezilya'da adam öldürmek suçu için verilen en yüksek ceza 30 yıl. Ben hatamın cezasını 50 yıldır ödüyorum ve hala hapishanedeyim. İnsanlar hala tek suçlu benmişim gibi benden nefret ediyor. “ diyerek bu gerçeği ortaya koyar Moacyr Barbosa.

7 Nisan 2000'de yalnız ve sessizce veda eder dünyaya.

Yaklaşık 50 kişi katılır cenazesine. Brezilya futbolunu temsil eden kimse olmamıştır cenazesinde. Ertesi gün çıkan bir gazete tek cümle ile özetler kalecinin yaşamını; “Barbosa'nın ikinci ölümü.”.

1 Aralık 2009 Salı

Football Quotes #37

"Kazananlar hep yalnızdır." Raymond Kopa (1959)

"Kazanan en nihayetinde hep yalnızdır." Paolo Coelho (2008)

Fransa'nın altın çağında Just Fontaine ile birlikte takımı sırtlayıp kupaları sıraladığında en hakiki Polonyalı'nın bile sevebildiği bir Fransız olmuştu Kopa; nam-ı diğer "Meusieur Legion d'Honneur". Hatta 1998 Dünya kupasında Fransız Milli takımın tabiri caizse maskotu olmuş, hiç sevmediğim Pele'nin listesine hatır, gönül olmadan girebilmişti. Şimdi, 79 yaşında şarabın şişesini eline almış, futbolu bırakmasına vesile olan alkol müptelasına yine boyun eğmiş. Fransız Devlet nişanı olmasına rağmen Polonya'da bir devlet hastanesinde ölümle burun buruna.

Bir laf, olur da 40-50 yıl sonra idrak edilebilir. Ama o eski goller Best-seller olmaz ya, ona yanarım...

Enstantane #24

Steve Bloomer ve Marka Savaşları Ep1/2

Steve Bloomer futbol tarihinin bugün çok örneğine rastlayacağımız örneklerinden farklı olmasa da, muadili top peşinde koşturmaktan farkı olmayan bir yıldız olmasının yanında dünya çapında üne kavuşmuş ilk futbolcu olduğu aşikardır. Ancak Blommer'ın kişisel yaşamı ve hikayesi bugün bir çok futbol oyuncusunun paralelliğinde değil, Dünya savaşlarına rast gelen kariyeri ve hapishane hayatı, başka bir ülkede esir hayatı yaşamış olması yazının ilk cümlesini mantıksız bir hale getirebilir zira. Konuyu açmakta fayda var.

Steve Bloomer Derby County gibi İngiliz futbol tarihinin eski göz ağrısı bir kulüpte santrafor mevkisinin oluşmasında ve "klasik İngiliz tertibi" anlayışının yerleşmesinde etkisi bulunan bir santraforken, bir dönem futbolu bırakarak ulusal kriket takımında oynamaya başlamıştır (1892).

Hakkında herhangi bir görsel mecra yok Bloomer için. Lakin, Steve Bloomer hakkında Dixie Dean'in santrafor içgüdüsünün ve gol atma becerisinin Bloomer tarafından perkinleştiği bilinen bir olgudur. Keza, Steve Bloomer genç yaşta futbolu bırakmasına rağmen İngiliz futbol liglerinde bugüne değin en çok gol atan 3.futbolcu olduğunu biliyoruz.

Nitekim Steve Bloomer'ın kariyeri ve uluslararası ünü malesef attığı gollerle değil, o dönem futbol endüstrisini ve gereçlerini üreten Acme Thunderer şirketinin gelişen futbol endüstrisini Avrupanın diğer ülkelerine yaymak amacıyla ortaya attığı Steve Bloomer karakteri nedeniyle Bloomer ilk olarak İspanya'nın Real Union takımını çalıştırmaya yollanmış ve nitekim bu şirketin bu politikası meyvelerini vermiştir.

Bugünlerde bile böylesi görülmeyen pazarlama-sermaya yönetimi politikası sayesinde, şirket İngilterede sahip olduğu pazarın hemen hemen aynısını İspanya elde etmiştir. Steve Bloomer'ın bask bölgesi takımı Real Union'a gitmesinin sebebi ise oldukça açıktır. Kaleci eldiveninden tutun, kullanılan futbol toplarına, hakem düdüğü malzemelerinin, henüz endüstri/pazar haline gelmemiş İspanya futbolunda Baskların elde etmiş olmasını gören kraliyet takımları daha fazla para vererek İngiltere'den bu malzemeleri satın almış ve Bloomer görevinde başarılı olmuştur.

Ancak Real Union takımı kuzey divizyonunda ilk sırayı almışken, Steve Bloomer'ın Birinci dünya savaşında iken Britannia Berlin 92 takımını çalıştırdığı ve Almanya'da mahkumiyet gördüğü gerekçesi ile İngiltereye teslim edilmesinden dolayı Steve Bloomer ada'ya tekrar dönüş yapmştır.

Tarih kitapları ve doğruluğundan şüphe edilmeyen(!) Wikipedia'da bu olayın genel geçerliliği mesnet olacak bir bilgi olmaksızın kabul edilirken Steve Bloomer'ın biyografisinde bu olaydan hiç bahsedilmemesi ayrı bir ironi oluşturur.

Bu öyle bir ironik bir durumdur ki, Ada'nın doğusunda hızla yükselen faşizm dehlizinde bulunan Almanya'da da futbol hızla yükselişe geçmiş, ancak Rusya'daki(St. Petersburg, 1931) topçu piyadesine su geçirmez taban yapmakla meşgul olan Adi Dassler adlı ticaret adamı Almanya'da liglerin süresiz iptal oluşunu fırsat bilerek kurduğu pazarın etkisi ile iyi ilişkiler bulunan İtalya ile sağlamlandırmış ve sonraki hedefini Amerika olarak belirlemiştir. Savaş sırası ilişkiler sendromuna yakalanan yahudi iş adamı Dassler, Adolf Hitler ile kurulan iyi ilişkiler ve ailesi, akrabalarının can sağlığı ve emniyeti konusunda güvence alır almaz Almanya'da kalmaya ikna olur.

Nitekim bunu fırsat bilen İngiliz tüccarlar Steve Bloomer'ı ilk olarak Amerika kıtasına yollayarak pazar gücünü keşfetme ve geliştirme yolunu dener. Ancak (bu kısımdaki tarihi bilgiler net ve detaylı değildir) Steve Bloomer Amerika'da yaşanan ekonomik hüsran ve çöküş yüzünden yeni dünya ülkerine yollanmak ister. Nitekim Henüz İngiltere boyunduruğunda bulunan Avustralya ve Yeni Zelenda'ya İngiltere Kraliyeti adına futbol ligi kurmak için yollanır(!).

İki yıl burada kalan Bloomer ve arkadaşları Avustralya'da istenilen hedefe ulaşalılamadığı gerekçesi ile ülkesine geri döner. Ancak bu da bir yalandır. Çünkü 1939 yılında İngiltere'nin girdiği çelik endüstrisi krizi nedeniyle çelik üretimi iki yıl boyunca savaş hükümeti'nin tekeline girmiş, üretimler geçici olarak savaş endüstrisine kanalize olduğu için Acme Thunderer şirketi futbol endüstrisinde kaybolan bir şirket olmuştur. Nitekim bu şirket şu an sadece İngiltere ligleri adına hakem düdüğü üretmektedir*.

*Serinin diğer yazısında gelişen futbol endüstrisinde bugüne değin yaşanan ilginç olaylar ve Fifa'nın ne bu tekelleşen şirketler adına nasıl hizmet verdiği, sağlıksız kararların futbola nasıl etki ettiği olacak.

I Lupi

24 Kasım 2009 Salı

Old Fashioned Football Shirt Company; St. Pauli 1955/56

The Busby Babes

Matt Busby ve "The Busby Babes" efsanesinin başladığı sezondur 1955/56 sezonu. Sezonun ilk iki maçında Birmingham ve Tottenham karşısında alınan beraberliklerden sonra basının eleştirileri de yoğunlaşır Busby üzerinde. Şikayetler Busby'nin ismi duyulmamış gençlerle sahaya çıkması konusunda yogunlaşmaktadır. Busby; "Eger onları sahaya sürmezseniz, elinizde ne olduğunu da göremezsiniz." diyerek cevap verir eleştirilere. Sezonun 3. maçı Old Trafford'da West Brom karşısına çıkar United. O gün sahaya çıkan United kadrosunun yaş ortalaması 21,6'dır. Eddie Lewis, Albert Scanlon ve Dennis Viollet'in golleri ile 3-1 kazanır ve sezonun ilk galibiyetini alır Manchester. O gün sahaya çıkan Manchester United kadrosu, kulüp tarihinin de en genç 11'idir aynı zamanda ve halen kırılamamıştır bu rekor. Matt Busby'nin bebekleri sezonu en yakın rakiplerinin 11 puan önünde şampiyon bitirirler 22 yaş ortalamalı kadroları ile. Hem de galibiyetlere 2 puan verildiği bir dönemde. Birkaç satır ile anlatılamayacak bir hikayedir trajik bir şekilde sonlanan Matt Busby ve takımının hikayesi. İşte hala En Genç United 11'i rekorunu elinde bulunduran, 27 Agustos 1955'te, 31996 kişinin önünde West Brom'u 3-1 ile geçen kadro:

Wood (23)
Foulkes (23)
Byrne (26)
Whitefoot (21)
Jones (22)
Edwards (18)
Webster (23)
Blanchflower (22)
Lewis (20)
Viollet (21)
Scanlon (19)


23 Kasım 2009 Pazartesi

Blackburn Rovers F.C. 1949-50

21 Kasım 2009 Cumartesi

Kayıp Hikayeler; Sampdoria 1990/91


Son yıllarda İtalya Ligi Seri A'nın oyuncu kalitesinden, futbol seviyesine kadar yaşadığı gerileme pek çok yerde yazıldı çizildi. Avrupa Kupaları'nda alınan başarısız sonuçlarda bu durumun doğal bir yansıması olarak karşımıza çıktı. Ancak 80'lerin sonu ve 90'ların başı baz alındığında, en başa İtalya Ligi yazılır, diğer ligler Seri A'nın arkasından gelirlerdi. Dünyanın en büyük futbol yıldızlarının sahne aldığı İtalya Ligi'nde belki çok gol olmazdı ama atılan goller, oyuncuların ve sahada ortaya konan futbolun kalitesi ile birebir örtüşen zeka ürünü goller olurdu. İşte boyle bir donemde Italya Ligi'nde sampiyonluga uzanmak, şampiyon takımı dünyanın gözünde futbolun zirvesine taşırdı. İşte Sampdoria, tam da İtalya Ligi'nin bu şekilde anıldığı 90/91 sezonunda şampiyon olarak, hem büyük bir sürprize imza atmış, hem de tum futbolseverlerin saygınlğını kazanmıştı. Şimdi takvimlerimizi 18 sene geriye alıp, Sampdoria'nın bu şampiyonluğunu hatırlamaya çalışalım.

1976/77 sezonunda ligde tutunamayarak Serie B'nin yolunu tutan Sampdoria, Serie B'de geçen 5 yılın ardından yeniden Serie A'ya yükselmeyi başarmıştı. 85/86 sezonunu dışarıda bırakırsak, sürekli Serie A'nin başaltı takımlarından birisi olmayı başaran Sampdoria, bu süreçte 3 kez de İtalya Kupası'nı müzesine götürmeyi başarmıştı. 1989 yılında Avrupa Kupaları'ndaki ilk finalini oynayan ve adından Avrupa'da da söz ettirmeyi başaran Sampdoria, Barcelona'ya finalde 2-0 kaybediyordu. 1990 yılında ise yarım bıraktıkları işi tamamlayarak tarihe geçiyorlardı. Ligi 5. bitirdikleri 88/89 sezonunu İtalya Kupası ile kapatan Blucerchiatis, sonraki sezon bir önceki yıl kaybettikleri Kupa Galipleri Kupası finalinde, Anderlecht'i 2-0 yenerek Avrupa'daki ilk ve tek kupasına ulaşıyordu. Aynı sezon UEFA Kupası'nı Juventus'un (finalde rakip Fiorentina), Şampiyon Kulüpler Kupası'nı da Milan'ın aldığını hatırlatırsak, İtalyan futbolunun nereden nereye geldiğinin resmini daha iyi çekmis oluruz.

Harika bir sezon geçiren İtalyan Futbolu için, bu başarıları taçlandıracak ve 1990 yılını unutulmaz kılacak bir fırsat vardır. Evlerinde düzenledikleri Dünya Kupası. Ancak İtalya Napoli'de oynanan o meşhur Arjantin maçında karşılaştığı müthiş Maradona taraftarlarına ve Maradona'nın kendisine yeniliyor ve finali göremiyordu. 1990 Dünya Kupası'nı 3. olarak tamamlayan İtalya kadrosunda ise 4 Sampdoria'lı oyuncu yer alıyor, Gianluca Pagliuca ve Roberto Mancini topa değmeden turnuvayı terkederlerken, sadece Pietro Vierchovod ve Gianluca Vialli forma şansı bulabiliyorlardı.


Sezon başlarken kimsenin şampiyonluk için şans tanıdığı bir takım değildi Sampdoria. Bir tarafta son Avrupa Şampiyonu Milan, diğer tarafta Maradona'lı son şampiyon Napoli, Dünya Kupası Şampiyonu Almanya'nın 3 yıldızını kadrosunda barındıran Inter, Baggio, Julio Cesar, Hassler gibi yıldızlara yaptığı yatırımla yeniden iddiali konuma gelen Juventus dururken şans verilmemesi çok normaldi Sampdoria'ya.

Sezona sakat olan Vialli'den yoksun başlayan Sampdoria, gol üretmekte sıkıntı çekiyor, ilk 5 hafta yalnızca 3 gol atabiliyordu. Vialli'siz çıktıkları son maçta Milan deplasmanında Cerezo'nun golü ile 1-0 kazanıyor ve liderliği ele geçiriyorlardi. 3 hafta sonra Napoli deplasmanında aldıkları 4-1'lik galibiyet ile de ayak seslerini iyiden iyiye duyurmaya başlıyorlardı. Ertesi hafta ise Genoa'ya sahalarında 2-1 kaybederek ilk mağlubiyetlerini yaşıyorlardı.

14. hafta 2 puan geride oldukları Inter'e karşı 10 kişi kalmalarına rağmen 3-1 kazanıp, farkın açılmasına engel oluyorlar ve önemli bir eşiği aşıyorlardı. Ancak ilk devrenin son 3 maçında aldıkları 2 mağlubiyet ve 1 beraberlik ile 5. sıraya kadar geriliyorlardı.

Ligin ikinci devresinde Sampdoria kendisini sampiyonluga goturecek bir seriye basladigindan habersiz ard arda galibiyetler almaya baslamisti. Juventus, Milan, Napoli derken onune geleni deviren Sampdoria tekrar liderligi ele gecirmisti.

Sezonun en onemli maclarindan birisinde ligin bitimine 4 hafta kala Inter deplasmanina cikacaklardi. Sampdoria'nin 3 puan gerisinde 2. sirada olan Inter galibiyet almaya mecburken, Sampdoria ise yenilmemenin kendisine yetecegini biliyordu. Mac bittiginde skorbordda Sampdoria lehine 2-0 yaziyordu. Mac sonunda yillar boyu unutulmayacak bir mac oldugu, 2-0 kazanan Sampdoria'nin 10-4 kaybedebilecegi bir mac oynandigi yorumlari yapiliyordu. Mac sonunda istatistiklere bakildiginda da yorumlarin hakliligi ortaya cikiyordu. Inter'in 24 sutuna karsilik, Sampdoria'nin 6 sutu, 13 kornere, 1 korner macin Inter baskisi ile gectigini apacik gosteriyordu. Inter kalecisi Zenga tek bir kurtaris bile yapamazken, Pagliuca Mattheus'un penaltisi da dahil olmak uzere tam 14 kurtaris yapiyor ve hayatinin macini oynuyordu belki de.


Inter'i gecen Sampdoria icin 3 haftada alinacak 3 puan sampiyonlugun ilani anlamina geliyordu. Once sahasinda Torino ile 1-1 berabere kalan Sampdoria, Lecce deplasmaninda ilk yarida buldugu 3 golle 3-0 galip geliyor ve son haftaya girilirken sampiyonlugunu ilan ediyordu.

Daha once ligde dordunculukten yukariya cikamamis Sampdoria, en kati kalpleri bile yumusatacak kadar etkileyici, adeta bir mafya filmindeki ask hikayesi kadar siradisi bir sampiyonluk alarak muhtesem bir is basariyordu.

Ligde sadece 3 maglubiyet alan Sampdoria, ligin ikinci devresinde 13 galibiyet ve 4 beraberlik alarak sampiyonluk yuruyusunu tamamliyor, 57 golle de ligin en cok gol atan takimi oluyorlardi.

Ligin sampiyonluk adayi takimlari ile yaptiklari maclarin neredeyse tamamini kazanan Sampdoria puan kayiplarini zorluk derecesi daha az olan maclarda yasamisti. Milan, Inter, Napoli takimlarini her iki macta da yenen Sampdoria, Juventus ile de deplasmanda 0-0 berabere kalip, sahasinda 1-0 kazaniyordu. Sampdoria'nin bu maclarda aldigi sonuclar, fiksturun de yardimiyla muthis bir avantaja donusuyordu. Sampdoria Milan ile oynarken, Juventus-Inter, Inter ile oynarken, Juventus-Milan, Napoli ile oynarken de Milan-Inter maclari oynaniyor, maclarini kazanan Sampdoria'da rakiplerinin puan kayiplari ile ligde avantaj sagliyordu.


Ligde sadece Vialli ve Mancini 5 golden fazla atarken, zaman zaman ortaya cikan isimsiz kahramanlar da sampiyonlukta onemli pay sahibi oldular. Ligde tum maclarda forma giyen tek isim olan Peppe Dossena mayis ayinda Inter karsisinda alinan galibiyette acilis golunu atiyor, sagbek Roberto Mannini'de Lecce karsisinda attigi golle Sampiyonluk kutlamalarinin fitilini atesliyordu.

24 yasindaki kaleci Pagliuca ve kanat oyuncusu Lombarda belki de kariyerlerinin en muhtesem sezonunu yasiyor ve gok mavili formayi ilk kez bu sezon giymeyi basariyorlardi.

Herseye ragmen, ister istemez tum gozler Sampdoria'nin ileri ikilideki muthis ikizleri Vialli ve Mancini uzerindeydi. Birbirlerini cok iyi tamamlayan ikili, harika bir birliktelige imza atiyorlar, Vialli'nin gucu, acimasizligi, Mancini'nin cin gibi zekasi ile birlesince ortaya durdurulamayan bir hucum hatti cikiyordu.


Sakatligi nedeniyle sezonun ilk maclarini kaciran Vialli, 26 macta attigi 19 golle, Seri A'nin gol kralligini da kimseye birakmamayi basariyordu.

Catenaccio uyguladigi icin elestirilen ancak gol yememenin Italya Ligi icin birinci sart oldugunun farkinda olan Vujadin Boskov, Vialli ve Mancini liderliginde mukemmele yakin uyguladiklari kontra atak stratejisi ile sonuca ulasmisti.

Sampdoria'nin basarisini one cikaran bir diger unsur ise basariyi getiren en onemli oyuncularin Italyan oyuncular olmasiydi. 3 yabanci sinirlamasinin oldugu o donemde, Milan Gullit, Rijkaard, Van Basten triosu ile firtinalar estirirken, Inter'de de Klinsmann, Mattheus, Brehme uclusu ile Alman ruzgarlari esiyordu. Son sampiyon Napoli ise zaten bir yabancinin omuzlarinda yukseliyordu; “Maradona”. Sampdoria'nin yabancilari ise Katanec, Cerezo ve Mikhailichenko idi. Bu 3 yabancinin 34 macin sadece 3 tanesine beraber basladiklarini soylersek, Sampdoria'nin rakiplerine gore yabancilardan daha az katki aldigi net olarak anlasilacaktir.

Sonraki sezon sampiyonlugun getirdigi baskiyla mucadele etmekte zorlanan Sampdoria, Aralik ayinda dusme potasina kadar geriledigi sezonu 6. bitiriyor, Sampiyonlar Ligi finalinde ise Wembley'de Barcelona'ya uzatmalarda Koeman'in golu ile boyun egiyordu. Yaz doneminde ise Vialli'nin Juventus'a rekor transferi ile baslayan cozulme sureci, 1999 yilinda takimin ligden dususune kadar suruyordu.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Manchester United F.C. 1949-50