01 Aralık 2009 Salı

Football Quotes #37

"Kazananlar hep yalnızdır." Raymond Kopa (1959)

"Kazanan en nihayetinde hep yalnızdır." Paolo Coelho (2008)

Fransa'nın altın çağında Just Fontaine ile birlikte takımı sırtlayıp kupaları sıraladığında en hakiki Polonyalı'nın bile sevebildiği bir Fransız olmuştu Kopa; nam-ı diğer "Meusieur Legion d'Honneur". Hatta 1998 Dünya kupasında Fransız Milli takımın tabiri caizse maskotu olmuş, hiç sevmediğim Pele'nin listesine hatır, gönül olmadan girebilmişti. Şimdi, 79 yaşında şarabın şişesini eline almış, futbolu bırakmasına vesile olan alkol müptelasına yine boyun eğmiş. Fransız Devlet nişanı olmasına rağmen Polonya'da bir devlet hastanesinde ölümle burun buruna.

Bir laf, olur da 40-50 yıl sonra idrak edilebilir. Ama o eski goller Best-seller olmaz ya, ona yanarım...

Enstantane #24

Steve Bloomer ve Marka Savaşları Ep1/2

Steve Bloomer futbol tarihinin bugün çok örneğine rastlayacağımız örneklerinden farklı olmasa da, muadili top peşinde koşturmaktan farkı olmayan bir yıldız olmasının yanında dünya çapında üne kavuşmuş ilk futbolcu olduğu aşikardır. Ancak Blommer'ın kişisel yaşamı ve hikayesi bugün bir çok futbol oyuncusunun paralelliğinde değil, Dünya savaşlarına rast gelen kariyeri ve hapishane hayatı, başka bir ülkede esir hayatı yaşamış olması yazının ilk cümlesini mantıksız bir hale getirebilir zira. Konuyu açmakta fayda var.

Steve Bloomer Derby County gibi İngiliz futbol tarihinin eski göz ağrısı bir kulüpte santrafor mevkisinin oluşmasında ve "klasik İngiliz tertibi" anlayışının yerleşmesinde etkisi bulunan bir santraforken, bir dönem futbolu bırakarak ulusal kriket takımında oynamaya başlamıştır (1892).

Hakkında herhangi bir görsel mecra yok Bloomer için. Lakin, Steve Bloomer hakkında Dixie Dean'in santrafor içgüdüsünün ve gol atma becerisinin Bloomer tarafından perkinleştiği bilinen bir olgudur. Keza, Steve Bloomer genç yaşta futbolu bırakmasına rağmen İngiliz futbol liglerinde bugüne değin en çok gol atan 3.futbolcu olduğunu biliyoruz.

Nitekim Steve Bloomer'ın kariyeri ve uluslararası ünü malesef attığı gollerle değil, o dönem futbol endüstrisini ve gereçlerini üreten Acme Thunderer şirketinin gelişen futbol endüstrisini Avrupanın diğer ülkelerine yaymak amacıyla ortaya attığı Steve Bloomer karakteri nedeniyle Bloomer ilk olarak İspanya'nın Real Union takımını çalıştırmaya yollanmış ve nitekim bu şirketin bu politikası meyvelerini vermiştir.

Bugünlerde bile böylesi görülmeyen pazarlama-sermaya yönetimi politikası sayesinde, şirket İngilterede sahip olduğu pazarın hemen hemen aynısını İspanya elde etmiştir. Steve Bloomer'ın bask bölgesi takımı Real Union'a gitmesinin sebebi ise oldukça açıktır. Kaleci eldiveninden tutun, kullanılan futbol toplarına, hakem düdüğü malzemelerinin, henüz endüstri/pazar haline gelmemiş İspanya futbolunda Baskların elde etmiş olmasını gören kraliyet takımları daha fazla para vererek İngiltere'den bu malzemeleri satın almış ve Bloomer görevinde başarılı olmuştur.

Ancak Real Union takımı kuzey divizyonunda ilk sırayı almışken, Steve Bloomer'ın Birinci dünya savaşında iken Britannia Berlin 92 takımını çalıştırdığı ve Almanya'da mahkumiyet gördüğü gerekçesi ile İngiltereye teslim edilmesinden dolayı Steve Bloomer ada'ya tekrar dönüş yapmştır.

Tarih kitapları ve doğruluğundan şüphe edilmeyen(!) Wikipedia'da bu olayın genel geçerliliği mesnet olacak bir bilgi olmaksızın kabul edilirken Steve Bloomer'ın biyografisinde bu olaydan hiç bahsedilmemesi ayrı bir ironi oluşturur.

Bu öyle bir ironik bir durumdur ki, Ada'nın doğusunda hızla yükselen faşizm dehlizinde bulunan Almanya'da da futbol hızla yükselişe geçmiş, ancak Rusya'daki(St. Petersburg, 1931) topçu piyadesine su geçirmez taban yapmakla meşgul olan Adi Dassler adlı ticaret adamı Almanya'da liglerin süresiz iptal oluşunu fırsat bilerek kurduğu pazarın etkisi ile iyi ilişkiler bulunan İtalya ile sağlamlandırmış ve sonraki hedefini Amerika olarak belirlemiştir. Savaş sırası ilişkiler sendromuna yakalanan yahudi iş adamı Dassler, Adolf Hitler ile kurulan iyi ilişkiler ve ailesi, akrabalarının can sağlığı ve emniyeti konusunda güvence alır almaz Almanya'da kalmaya ikna olur.

Nitekim bunu fırsat bilen İngiliz tüccarlar Steve Bloomer'ı ilk olarak Amerika kıtasına yollayarak pazar gücünü keşfetme ve geliştirme yolunu dener. Ancak (bu kısımdaki tarihi bilgiler net ve detaylı değildir) Steve Bloomer Amerika'da yaşanan ekonomik hüsran ve çöküş yüzünden yeni dünya ülkerine yollanmak ister. Nitekim Henüz İngiltere boyunduruğunda bulunan Avustralya ve Yeni Zelenda'ya İngiltere Kraliyeti adına futbol ligi kurmak için yollanır(!).

İki yıl burada kalan Bloomer ve arkadaşları Avustralya'da istenilen hedefe ulaşalılamadığı gerekçesi ile ülkesine geri döner. Ancak bu da bir yalandır. Çünkü 1939 yılında İngiltere'nin girdiği çelik endüstrisi krizi nedeniyle çelik üretimi iki yıl boyunca savaş hükümeti'nin tekeline girmiş, üretimler geçici olarak savaş endüstrisine kanalize olduğu için Acme Thunderer şirketi futbol endüstrisinde kaybolan bir şirket olmuştur. Nitekim bu şirket şu an sadece İngiltere ligleri adına hakem düdüğü üretmektedir*.

*Serinin diğer yazısında gelişen futbol endüstrisinde bugüne değin yaşanan ilginç olaylar ve Fifa'nın ne bu tekelleşen şirketler adına nasıl hizmet verdiği, sağlıksız kararların futbola nasıl etki ettiği olacak.

I Lupi

24 Kasım 2009 Salı

Old Fashioned Football Shirt Company; St. Pauli 1955/56

The Busby Babes

Matt Busby ve "The Busby Babes" efsanesinin başladığı sezondur 1955/56 sezonu. Sezonun ilk iki maçında Birmingham ve Tottenham karşısında alınan beraberliklerden sonra basının eleştirileri de yoğunlaşır Busby üzerinde. Şikayetler Busby'nin ismi duyulmamış gençlerle sahaya çıkması konusunda yogunlaşmaktadır. Busby; "Eger onları sahaya sürmezseniz, elinizde ne olduğunu da göremezsiniz." diyerek cevap verir eleştirilere. Sezonun 3. maçı Old Trafford'da West Brom karşısına çıkar United. O gün sahaya çıkan United kadrosunun yaş ortalaması 21,6'dır. Eddie Lewis, Albert Scanlon ve Dennis Viollet'in golleri ile 3-1 kazanır ve sezonun ilk galibiyetini alır Manchester. O gün sahaya çıkan Manchester United kadrosu, kulüp tarihinin de en genç 11'idir aynı zamanda ve halen kırılamamıştır bu rekor. Matt Busby'nin bebekleri sezonu en yakın rakiplerinin 11 puan önünde şampiyon bitirirler 22 yaş ortalamalı kadroları ile. Hem de galibiyetlere 2 puan verildiği bir dönemde. Birkaç satır ile anlatılamayacak bir hikayedir trajik bir şekilde sonlanan Matt Busby ve takımının hikayesi. İşte hala En Genç United 11'i rekorunu elinde bulunduran, 27 Agustos 1955'te, 31996 kişinin önünde West Brom'u 3-1 ile geçen kadro:

Wood (23)
Foulkes (23)
Byrne (26)
Whitefoot (21)
Jones (22)
Edwards (18)
Webster (23)
Blanchflower (22)
Lewis (20)
Viollet (21)
Scanlon (19)


23 Kasım 2009 Pazartesi

Blackburn Rovers F.C. 1949-50

21 Kasım 2009 Cumartesi

Kayıp Hikayeler; Sampdoria 1990/91


Son yıllarda İtalya Ligi Seri A'nın oyuncu kalitesinden, futbol seviyesine kadar yaşadığı gerileme pek çok yerde yazıldı çizildi. Avrupa Kupaları'nda alınan başarısız sonuçlarda bu durumun doğal bir yansıması olarak karşımıza çıktı. Ancak 80'lerin sonu ve 90'ların başı baz alındığında, en başa İtalya Ligi yazılır, diğer ligler Seri A'nın arkasından gelirlerdi. Dünyanın en büyük futbol yıldızlarının sahne aldığı İtalya Ligi'nde belki çok gol olmazdı ama atılan goller, oyuncuların ve sahada ortaya konan futbolun kalitesi ile birebir örtüşen zeka ürünü goller olurdu. İşte boyle bir donemde Italya Ligi'nde sampiyonluga uzanmak, şampiyon takımı dünyanın gözünde futbolun zirvesine taşırdı. İşte Sampdoria, tam da İtalya Ligi'nin bu şekilde anıldığı 90/91 sezonunda şampiyon olarak, hem büyük bir sürprize imza atmış, hem de tum futbolseverlerin saygınlğını kazanmıştı. Şimdi takvimlerimizi 18 sene geriye alıp, Sampdoria'nın bu şampiyonluğunu hatırlamaya çalışalım.

1976/77 sezonunda ligde tutunamayarak Serie B'nin yolunu tutan Sampdoria, Serie B'de geçen 5 yılın ardından yeniden Serie A'ya yükselmeyi başarmıştı. 85/86 sezonunu dışarıda bırakırsak, sürekli Serie A'nin başaltı takımlarından birisi olmayı başaran Sampdoria, bu süreçte 3 kez de İtalya Kupası'nı müzesine götürmeyi başarmıştı. 1989 yılında Avrupa Kupaları'ndaki ilk finalini oynayan ve adından Avrupa'da da söz ettirmeyi başaran Sampdoria, Barcelona'ya finalde 2-0 kaybediyordu. 1990 yılında ise yarım bıraktıkları işi tamamlayarak tarihe geçiyorlardı. Ligi 5. bitirdikleri 88/89 sezonunu İtalya Kupası ile kapatan Blucerchiatis, sonraki sezon bir önceki yıl kaybettikleri Kupa Galipleri Kupası finalinde, Anderlecht'i 2-0 yenerek Avrupa'daki ilk ve tek kupasına ulaşıyordu. Aynı sezon UEFA Kupası'nı Juventus'un (finalde rakip Fiorentina), Şampiyon Kulüpler Kupası'nı da Milan'ın aldığını hatırlatırsak, İtalyan futbolunun nereden nereye geldiğinin resmini daha iyi çekmis oluruz.

Harika bir sezon geçiren İtalyan Futbolu için, bu başarıları taçlandıracak ve 1990 yılını unutulmaz kılacak bir fırsat vardır. Evlerinde düzenledikleri Dünya Kupası. Ancak İtalya Napoli'de oynanan o meşhur Arjantin maçında karşılaştığı müthiş Maradona taraftarlarına ve Maradona'nın kendisine yeniliyor ve finali göremiyordu. 1990 Dünya Kupası'nı 3. olarak tamamlayan İtalya kadrosunda ise 4 Sampdoria'lı oyuncu yer alıyor, Gianluca Pagliuca ve Roberto Mancini topa değmeden turnuvayı terkederlerken, sadece Pietro Vierchovod ve Gianluca Vialli forma şansı bulabiliyorlardı.


Sezon başlarken kimsenin şampiyonluk için şans tanıdığı bir takım değildi Sampdoria. Bir tarafta son Avrupa Şampiyonu Milan, diğer tarafta Maradona'lı son şampiyon Napoli, Dünya Kupası Şampiyonu Almanya'nın 3 yıldızını kadrosunda barındıran Inter, Baggio, Julio Cesar, Hassler gibi yıldızlara yaptığı yatırımla yeniden iddiali konuma gelen Juventus dururken şans verilmemesi çok normaldi Sampdoria'ya.

Sezona sakat olan Vialli'den yoksun başlayan Sampdoria, gol üretmekte sıkıntı çekiyor, ilk 5 hafta yalnızca 3 gol atabiliyordu. Vialli'siz çıktıkları son maçta Milan deplasmanında Cerezo'nun golü ile 1-0 kazanıyor ve liderliği ele geçiriyorlardi. 3 hafta sonra Napoli deplasmanında aldıkları 4-1'lik galibiyet ile de ayak seslerini iyiden iyiye duyurmaya başlıyorlardı. Ertesi hafta ise Genoa'ya sahalarında 2-1 kaybederek ilk mağlubiyetlerini yaşıyorlardı.

14. hafta 2 puan geride oldukları Inter'e karşı 10 kişi kalmalarına rağmen 3-1 kazanıp, farkın açılmasına engel oluyorlar ve önemli bir eşiği aşıyorlardı. Ancak ilk devrenin son 3 maçında aldıkları 2 mağlubiyet ve 1 beraberlik ile 5. sıraya kadar geriliyorlardı.

Ligin ikinci devresinde Sampdoria kendisini sampiyonluga goturecek bir seriye basladigindan habersiz ard arda galibiyetler almaya baslamisti. Juventus, Milan, Napoli derken onune geleni deviren Sampdoria tekrar liderligi ele gecirmisti.

Sezonun en onemli maclarindan birisinde ligin bitimine 4 hafta kala Inter deplasmanina cikacaklardi. Sampdoria'nin 3 puan gerisinde 2. sirada olan Inter galibiyet almaya mecburken, Sampdoria ise yenilmemenin kendisine yetecegini biliyordu. Mac bittiginde skorbordda Sampdoria lehine 2-0 yaziyordu. Mac sonunda yillar boyu unutulmayacak bir mac oldugu, 2-0 kazanan Sampdoria'nin 10-4 kaybedebilecegi bir mac oynandigi yorumlari yapiliyordu. Mac sonunda istatistiklere bakildiginda da yorumlarin hakliligi ortaya cikiyordu. Inter'in 24 sutuna karsilik, Sampdoria'nin 6 sutu, 13 kornere, 1 korner macin Inter baskisi ile gectigini apacik gosteriyordu. Inter kalecisi Zenga tek bir kurtaris bile yapamazken, Pagliuca Mattheus'un penaltisi da dahil olmak uzere tam 14 kurtaris yapiyor ve hayatinin macini oynuyordu belki de.


Inter'i gecen Sampdoria icin 3 haftada alinacak 3 puan sampiyonlugun ilani anlamina geliyordu. Once sahasinda Torino ile 1-1 berabere kalan Sampdoria, Lecce deplasmaninda ilk yarida buldugu 3 golle 3-0 galip geliyor ve son haftaya girilirken sampiyonlugunu ilan ediyordu.

Daha once ligde dordunculukten yukariya cikamamis Sampdoria, en kati kalpleri bile yumusatacak kadar etkileyici, adeta bir mafya filmindeki ask hikayesi kadar siradisi bir sampiyonluk alarak muhtesem bir is basariyordu.

Ligde sadece 3 maglubiyet alan Sampdoria, ligin ikinci devresinde 13 galibiyet ve 4 beraberlik alarak sampiyonluk yuruyusunu tamamliyor, 57 golle de ligin en cok gol atan takimi oluyorlardi.

Ligin sampiyonluk adayi takimlari ile yaptiklari maclarin neredeyse tamamini kazanan Sampdoria puan kayiplarini zorluk derecesi daha az olan maclarda yasamisti. Milan, Inter, Napoli takimlarini her iki macta da yenen Sampdoria, Juventus ile de deplasmanda 0-0 berabere kalip, sahasinda 1-0 kazaniyordu. Sampdoria'nin bu maclarda aldigi sonuclar, fiksturun de yardimiyla muthis bir avantaja donusuyordu. Sampdoria Milan ile oynarken, Juventus-Inter, Inter ile oynarken, Juventus-Milan, Napoli ile oynarken de Milan-Inter maclari oynaniyor, maclarini kazanan Sampdoria'da rakiplerinin puan kayiplari ile ligde avantaj sagliyordu.


Ligde sadece Vialli ve Mancini 5 golden fazla atarken, zaman zaman ortaya cikan isimsiz kahramanlar da sampiyonlukta onemli pay sahibi oldular. Ligde tum maclarda forma giyen tek isim olan Peppe Dossena mayis ayinda Inter karsisinda alinan galibiyette acilis golunu atiyor, sagbek Roberto Mannini'de Lecce karsisinda attigi golle Sampiyonluk kutlamalarinin fitilini atesliyordu.

24 yasindaki kaleci Pagliuca ve kanat oyuncusu Lombarda belki de kariyerlerinin en muhtesem sezonunu yasiyor ve gok mavili formayi ilk kez bu sezon giymeyi basariyorlardi.

Herseye ragmen, ister istemez tum gozler Sampdoria'nin ileri ikilideki muthis ikizleri Vialli ve Mancini uzerindeydi. Birbirlerini cok iyi tamamlayan ikili, harika bir birliktelige imza atiyorlar, Vialli'nin gucu, acimasizligi, Mancini'nin cin gibi zekasi ile birlesince ortaya durdurulamayan bir hucum hatti cikiyordu.


Sakatligi nedeniyle sezonun ilk maclarini kaciran Vialli, 26 macta attigi 19 golle, Seri A'nin gol kralligini da kimseye birakmamayi basariyordu.

Catenaccio uyguladigi icin elestirilen ancak gol yememenin Italya Ligi icin birinci sart oldugunun farkinda olan Vujadin Boskov, Vialli ve Mancini liderliginde mukemmele yakin uyguladiklari kontra atak stratejisi ile sonuca ulasmisti.

Sampdoria'nin basarisini one cikaran bir diger unsur ise basariyi getiren en onemli oyuncularin Italyan oyuncular olmasiydi. 3 yabanci sinirlamasinin oldugu o donemde, Milan Gullit, Rijkaard, Van Basten triosu ile firtinalar estirirken, Inter'de de Klinsmann, Mattheus, Brehme uclusu ile Alman ruzgarlari esiyordu. Son sampiyon Napoli ise zaten bir yabancinin omuzlarinda yukseliyordu; “Maradona”. Sampdoria'nin yabancilari ise Katanec, Cerezo ve Mikhailichenko idi. Bu 3 yabancinin 34 macin sadece 3 tanesine beraber basladiklarini soylersek, Sampdoria'nin rakiplerine gore yabancilardan daha az katki aldigi net olarak anlasilacaktir.

Sonraki sezon sampiyonlugun getirdigi baskiyla mucadele etmekte zorlanan Sampdoria, Aralik ayinda dusme potasina kadar geriledigi sezonu 6. bitiriyor, Sampiyonlar Ligi finalinde ise Wembley'de Barcelona'ya uzatmalarda Koeman'in golu ile boyun egiyordu. Yaz doneminde ise Vialli'nin Juventus'a rekor transferi ile baslayan cozulme sureci, 1999 yilinda takimin ligden dususune kadar suruyordu.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Manchester United F.C. 1949-50

Football Quotes #36

".... Gökmen(Özdenak), sen efendi bir futbolcuydun, yine aynı şekilde efendi bir gazeteci olursun dedim. Bu bana hanım manım diyor hala. Lan oğlum, bizim hanım 35 yıldır Beşiktaş'ı mı daha çok seviyorsun yoksa beni mi diye sorup durdu. Hiçbirinde cevap vermedim. Daha da sormuyor, o da biliyor artık...." İlker Ateş

Körü öldürüp badem gözlü yapma metodunu kişisel düşüncelerimle çakışmadığı sürece yapmamaya özen gösteririm. Bu bağlamda, İlker ağabey'in Beşiktaş için dediği, düşündüğü her diyalektik fikre her zaman karşıydım, yine öyle. Ancak onun hakkında anlatılması gereken bir takım düşünceler var.

İlker ağabey dürüst bir spor yazarı olmasının yanında hafta içi Tekirdağ-Eskişehir arasını mekik dokuyarak tamami ile kendi çabalarıyla Beşiktaş altyapısına oyuncu katma derdinde iken, İngiliz kondisyonerlerin Barbaros caddesi kaldırımlarında yoktan varettiği "yeni nesil" -ki Beşiktaşlı dostlarım buna özkaynak der- kulüp ve taraftarlar arasında birer yanılsama olarak adlolmuş, sahici değil, ama gerçekten yeni bir nesil yetişmiş ve İlker ağabey görevini tam olarak yapmamış olsa da Beşiktaş kulübü altypasına "gerçek" hizmette bulunmuştur.

Bugün gelinen noktada Yemen Ekşioğlu'nun "Nazilli'de oynayan bir çocuk var, üff" tandanslı bir altyapı işlevi ile karşı karşıya olsak da, İlker ağabey'in kendi referanslarını kullanarak Recep, Ulvi, Servet, Hasan gibi oyuncuları kendi arabasıyla kulübe getiren kişi olduğu gerçeğini yadırgayamayız.

Varolsundu, Totaliter rejime ve dolayısı ile Seba, Bilgili ve Demirören yönetimini sürekli takdir etti ve propagandasını özellikle radyo programlarında iyi yaptı. İyi analiz ettiğini sandığı Beşiktaş maçlarını az da olsa fanatizme büründürdü ve çizgisini kaybetti. Bundan dolayı kendisine asla inanmadım ve güvenmedim.

Ancak yanlışta olsa inanarak Beşiktaş adına yaptığı tüm hizmetler için ona bir teşekkür borcumuz vardı, bu vesileyle teşekkürümüzü sunalım. Mekanı cennet olsun.

10 Kasım 2009 Salı

Enstantane #23

Cenabet Adamlar Atlası Ep15

Mâlumunuz, Tuncay Şanlı Stoke City takımının son maçında sahada çok az süreyi terlemeden terk eyleyince ulusal basın olayı "Milletçe birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde yapılan hain olay" kisvesi altında sununca ister istemez komik bir durum oluşuyor. Ada futbolunu yakından takip edenler Premier ligin son birkaç yılında böyle bir olayın muadillerinin çokluğunu sezebilir, ve anlayışla karşılayabilir nitekim.

Olay, Tony Pulis'in gazetelerde söylendiği gibi Tuncay'a "küfreder" gibi yaklaşımından değil, sistemin değişmezliğini koruma isteğinden cereyan etmiş gibi gözükse de, ben size buna benzer bir olaydan bahsedeceğim.

Jean Pierre Papin, 1995 yılında Bayern Münih'in Gladbach ile oynadığı maçta aynen Tuncay'ın durumuna benzer bir olay yaşamış ve sahada 1 dakika 32 saniye kalmıştır.

Bir yanda efsanevi oyuncu Papin, bir yerde Tuncay.

Her ikisinin de maç sonu teknik direktör'ün yanına gidip "Anası, babası hariç dedin mi?" diye olaya yaklaştıkların sanmıyorum.

Ya biz kafamızda büyütüyoruz, ya da kendimize meşgale bulmak için yanıp tutuşuyoruz.

29 Ekim 2009 Perşembe

Chesterfield F.C. 1949-50

26 Ekim 2009 Pazartesi

Old Fashioned Football Shirt Company; Portekiz 1969

25 Ekim 2009 Pazar

Legend; Gündüz Kılıç

Türk futbolunun yakın tarihine kadar birçok kişi oynadığı futbolla ya da oynattığı futbolla, kilometre taşı yahut efsane kimliğine dönüştür. Ancak bu dönüşüm içerisinde öyle bir insan vardır ki, hem kişiliği hem akademik kimliği, hem de futbol kimliği ile "efsane" etiketini dolaylı olmadan kazanmıştır; Bu kişi Gündüz Kılıçtır.

İnsanlar için Harita Mühendisi Oğuz Atay'ın kaleminden çıkan "Tutunamayanlar" her ne ise, Türk futbol'u için Gündüz Kılıç'ın kariyerindeki Ankara Demirspor macerası eşdeğerdir. Galatasaray Lisesi çıkışlı Kılıç, futbol oynamaya başladığında aklının öteki ucunda takılı kalan mühendislik yapma isteğini göz önüne alarak Almaya'ya gittiğinde babasının sözünü dinlemiş ama kalbinin sözünü kendine geçirememiştir.

Nitekim Almanya yılları sonrasında diplomayı tabir-i caizse yırtarak Ankara Demirspor'da oynamaya başlayan Gündüz Kılıç, "bir daha orada oynayamam, mahcubum" dediği Galatasaray'a tekrardan döndüğünde yıllarca formasını giyecek ve formayı astığında ise gelecek teknik direktörlüğü teklifine evet diyecekti.

Teknik direktörlüğü Romen Teoderescu'nun elinden alan Gündüz Kılıç, Galatasary kulübüne yıllar sonra tekrardan şampiyonluğu kazandıracak, ancak bu hızlı kariyer yükselişi ve şöhreti paparazzilere yem olması sonrası bir trajediye dönüşecekti.

Oyuncu alımlarında ve oyun taktiklerine adeta muhasebeci ve mühendis yaklaşımında bulunan Kılıç, kademe sırasında sürekli yerini kaybeden Edip ve Hasan'a antreman sırasında birbirlerini düşürmeyecek uzunlukta iple bağlayarak bu bilinci vermek istemiştir. Bu olay bugün yapılsa hoş görülmeyebilirdi ama yeni transfer olan Metin Oktay'a numarasından daha büyük bir kramponu vermesini," plase vuruşlarında daha etkili olması için pamukla sıkıştırılmış bir krampon verdim" diye açıklamıştır.

Gündüz Kılıç Hollanda futbolunu ve yaşadığı Almanya'dan kafasıyla getirdiği futbol stilini Galatasaray'a uyarladığı yıllarda takımını Avrupa'da çeyrek finale kadar taşımıştır. Sezon sonunda özellikle Barcelona'nın onu Katalan ekibine baş antrenör olarak çağırmasını kabul etmeyip Galatasaray'da bir süre daha kalmayı yeğledi.

Ancak hem kulüp hem de taraftarla arada kurulan bağ yaşadığı gece hayatı ve iddia edilen gayr-i meşru ilişkiler sonrası tepetaklak oldu ve Gündüz Kılıç o günlerden sonra gazetelerin son sayfalarında değil, magazin eklerinde anılır oldu.

Galatasaray'dan ayrıldıktan sonra Tercüman yazı işleri müdürü olan Atemur Kılıç kardeşine röportaj veren Kılıç; Demirspor'da kalıp memur olmak varmış demişti.

Ama ne olursa olsun o Galatasaray'ın memuru olarak kalmıştır tarihin tozlu yapraklarında.

Enstantane #23

Football Quotes #35

"..Veselinoviç çok sert bir adamdı. Maçtan önce bize afbuyrun küçük abdestimizi bile yaptırmazdı. Sonra Tufan abi söyledi bize. Küçük abdesti yapmadan çıkınca daha az yoruluyormuşuz. O sene Galatasaray maçı var tabi. Acayip tuvaletim geldi. Baktım Müjdat'a onun da yüzü gözü solmuş. Veselinoviç mahsustan bize su içirip kadroyu açıkladı. Ben dua ediyorum, Veselinoviç çıktığı anda koşup tuvaletimi yapacağım. Veselinoviç'in Türkçe'de bildiği tek kelime haydiydi. Haydi, haydi deyip soyunma odasından çıkınca bize sonra anlatıyorlar tabi(Gülüyor), ben Müjdatla millet odanın ortasında galibiyet yemini ederken tuvalet kavgası yapmışım. Galatasaray maçları hep böyleydi. Tuvaleti olmayan adama bile heyecandan tuvaletini yaptırırlardı..." Nezihi Tosuncuk

Rekabet 100 Yaşında; Kirli ve Yorgun

Bundan tam 100 yıl önceydi sarı-kırmızı ve sarı-lacivert formaların ilk kez karşı karşıya gelmesi. Bu formaları giymiş gençlerin, ülkenin en önemli rekabetinin ateşini yakmaları. Elbette farkında bile değillerdi, 17 Ocak 1909 günü Union Club (Papazınbağı Çayırı) sahasındaki ilk karşılaşmalarının üstünde tam yüz tane yılın sulayacağı bir rekabetin yeşereceğinden. Ve bu rekabet ateşinin geçen yüz tane sene içinde giderek büyüyeceğinden.

Bilemezlerdi. Hatta hayal bile edemezlerdi o an nasıl büyük bir ateşi bu ülkenin topraklarında harlandırdıklarını. Hayat basitti onlar için. Hem de çok basit. Onlar için sene 1324’tü. Aylardan ise kanunisani, yani ikinci kanun. Günlerden de Pazar. Oynadıkları şeye futbol deniyordu. Onlar da İngilizler, Rumlar gibi futbol oynamak istiyorlardı. O kadar.

Deseydi ki onlara birisi, “bundan tam yüz sene sonra, İstanbul’da bir adam sizin için “ilk maçlarını 17 Ocak 1909 tarihinde oynadılar” diye yazacak.” Şaşarlardı o an, “ocak” da ne demek oluyor diye. Bir de Frenk takvimine ne zaman geçildiğini, ne zamandan beri bin üç yüz bilmem kaç yerine bin dokuz yüz bilmem kaç denmeye başlanıldığını merak ederlerdi.

Ve de denilseydi ki onlara, “bundan tam yüz sene sonra milyonlarca kişi sizin giydiğiniz formanın rengini kutsal kabul edecek.” Ve de “binlerce, hatta onbinlerce kişi sizi izleyecek her hafta” diye. Şaşarlardı, kendilerini o gün orada izleyen 25 kişinin seneler içinde nasıl da arttığına.

Bu ilk maça Galatasaray’ın ve Fenerbahçe’nin hangi takımla çıktığı bilinmiyor. Bilinen bu ilk maçı Galatasaray’ın 2-0 kazandığı. Sol açığı Emin Bülend’in attığı iki golle.

İlk-takım

Galatasaray o dönem, Fenerbahçe başkanlarından Tevfik Haccar Taşçı’nın deyimiyle, Türkler’i üzüntüden kurtaran takım. Futbol oynamaya meraklı Müslüman gençlerin gıptayla baktıkları takım.

(Niçin? Çünkü Galatasaray yıllar boyu İngilizler’e, Rumlar’a, vesaireye serbest olup da Müslümanlar’a yasak olan futbolu oynamak için her türlü zorluğa karşı çıktığı için. Müslümanı, Rumu, Bulgarı, Sırpı, Karadağlısı, Yahudisi, Ermenisi… Mektepte bir arada okuyan bir avuç gencin, okul bahçesinde birlikte koşturdukları futbolu niçin mektep duvarları dışında da oynayamayacaklarını bir türlü kabullenemedikleri için… Futbol denen bu oyunu başka milletlerden insanlarla oynamalarının niçin yasaklandığını bir türlü anlamak istemedikleri için.)

Fenerbahçe ise her ne kadar iki yaşına basmaya da hazırlansa, daha yeni yeni 11’ini oluşturma gayretinde. En iyi topçusu, eski Galatasaraylı Kulaksızzade Galip Bey. Diğer oyuncuları o vasıfta değil henüz. Fenerbahçeli gençlerin o güne kadar oynadıkları en ciddi maç da bu. (Moda maçı pek sayılmaz çünkü.)

Kolay mı başa çıkmak Hasan’la, Hüseyin’le?
Kolay değildi dönemin en iyi hücum bloğuna sahip Galatasaray’la başa çıkmak. Kolay değildi Hasan, Hüseyin, Horace Armitage, Fuat Hüsnü ve Emin Bülend’den oluşan bu “muhacim”, yani hücumcu hattına galebe çalmak. Yenildiler sessizce. O sezon, o zamanki adıyla Konstantinopolis Futbol Ligi’nde eskilerin deyimiyle “birinci çıkacak” Galatasaray karşısındaki bu yenilgi normaldi onlar için.

Maç bitti, herkes evine, mektebine dağıldı. Galatasaray için Futbol Ligi’nde oynayacakları İmojen, Moda, Kadıköy ve Elpis gibi “yabancı” takımlarla mücadele edebilmek için iyi bir idman olmuştu bu maç. Fenerbahçe açısından da gidecekleri, kat etmeleri gereken mesafeyi göstermesi itibariyle önemli bir kilometre taşı.

Sonra neredeyse tam bir yıl sonra yeniden karşılaştılar, 9 Ocak 1910, Pazar günü. (Sene 1325 olmuştu, aylardan ise bu kez birinci kanun. Günlerden 27.) Bu kez resmi bir karşılaşmaydı yaptıkları. Bu maç, iki Türk takımının 1904’te kurulan Konstantinopolis Futbol Ligi’nde ilk kez karşılaşması anlamına geliyordu.

Ne kadar da hızlı değişiyordu hayat. Çok değil, bundan tam altı yıl önce Müslümanlar’ın bırakalım bir takım kurmayı, toplu halde futbol oynamayı bile akıllarına getiremedikleri günler, seneler ne de eskilerde kalmıştı.

Sonra bu senenin üzerinden bir tane daha geçti. Bunun da üzerinden bir tane daha. Bir tane, bir tane daha. Savaşlar çıktı. O gençlerin bir kısmı askere gitti, onların yerlerine yenileri geldi. Adları değişti, giydikleri futbol potinlerinin şekilleri değişti, sahalar değişti. Yeni bir sahaya daha kavuştular tribünleri olan. Kendilerini seyredenlerin sayısı yükseldi. Hatta arada bir tezahürat bile yapmaya başladılar bu seyirciler. Onları sevenlerin sayısı çığ gibi çoğaldı.

Değişti de değişti her şey. Bir şey hariç. Giyilen formanın rengi, arması ve bunlara duyulan sevgi ve aşk. Bunun dışında her şey değişti yüz yıl içinde.

En önemlisi birbirlerine duydukları saygı, muhabbet değişti. O azaldı işte. En değişmemesi, azalmaması gereken şey.

Oysa ki Fenerbahçe’nin yani Müslüman ve Türk, başka bir takımın kuruluşunu büyük bir sevinçle karşılamıştı Galatasaray. Kulaksızzade Galip bey, izin istemişti Galatasaray’ın Reisi Ali Sami Bey’den, “gitme derseniz gitmem” diye. İzin çıkmıştı Reis’ten, “deli misin” kabilinden. “Git ve onlara yardım et” demişti Reis.

Dönem geldi Galatasaray Reisi Ali Sami Bey’le, Fenerbahçe Umumi Kaptanı Galip Bey, yabancı takımlara karşı oynamak için birleşme kararı aldılar. Galatasaray’ın lokali yokken bir ara, Fenerbahçe’nin lokalinde çalıştı Ali Sami Bey. Kadıköy’deki Union Club sahasında oynanan maçlardan sonra Fenerbahçe lokalinde duş aldılar Galatasaraylı futbolcular. Taksim Stadı’ndaki maçtan sonra da Fenerbahçeliler yaptı aynısını Galatasaray lokalinde.

Elbette vardı o zaman da siyasetin spor, kulüp, özellikle de çok sevilen futbol üzerindeki etkisi. Ama sanki 1950’den sonra Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle daha bir içiçe girdi politikayla futbol. Böylece çürüme biraz daha sardı bünyeyi, spor ahlâkı daha bir unutuldu.

Türkiye’nin ilk futbolcusu Fuat Hüsnü Kayacan, futbolun antik çağındaki sporcular ve yöneticilerle 1950’li yıllarınkini karşılaştırdıktan sonra şu hükme varıyordu: “İdareciler bile kulüplerini basamak olarak kullanıyorlar, renklerini istismar ediyorlar. Bu söylediklerim acı bir gerçek maalesef. Bütün bu gerçeklere rağmen halen en seviyeli kulübün Galatasaray olduğu da inkâr edilmez bir gerçektir. Fenerbahçe de eskiden Galatasaray’dan farksızdı.”

Sevinmek ya da sevinmemek

Şöyle bir soluklanıp üzerinde düşünülesi bir söz değil mi Fuat Hüsnü Kayacan’ınki? Hem de ne düşünülesi. Onunkisi ne büyük bir itham aslında, altmış senelik bir gözleme dayalı. Üzücü.

Bundan da üzücü bir şey daha var. Fuat Hüsnü Kayacan’ın değersiz gördüğü 1950’ler, 1960’lar, şu an bizim için futbolun masumiyet çağı kıymetinde. Varalım son kırk küsür senedeki çürüme ve yozlaşmayı birlikte hesap edelim. (Ayrıca sevinelim Fuat Hüsnü Kayacan bugünleri görmedi diye, keşke bugünleri de görse diye üzülmek yerine.)

Fazla uzatmaya gerek yok sözü. Çünkü Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti ne milliyet, ne din, ne de sınıf çatışmasına dayalı bir rekabet aslında. İspanya’daki Barcelona-Real Madrid gibi, İskoçya’daki Celtic-Glasgow Rangers gibi, ya da Arjantin’deki River Plate-Boca Juniors rekabeti gibi.

Tertemiz bir spor ahlâkına dayalı olarak başladı bu rekabet tam yüz sene önce. Üstelik de bir dayanışma duygusuyla. Bu yüzden de hiç gerek yok ülkenin en eski rekabetine gerçeküstü anlamlar yüklemeye, onu kendinde olmayan öğelerle mitleştirmeye. Hele hele kirletmeye.

İlk kurucular da kuşkusuz böyle düşünüyorlardı. Bu yüzdendi Ali Sami Bey’in, Fenerbahçe’nin 25’inci yılı kutlanırken düzenlenen kortejde Fenerbahçeli yöneticilerle birlikte en ön sırada yürümesi. Bir arka sırasına da sonranın Galatasaray Spor Kulübü Başkanı olacak Suphi Batur’u alması.

Acaba şimdi birbirlerine küfür eden bu insanlar, yıllar yıllar önce bu ülkede, 19 Mayıs, 23 Nisan gibi, bir Fenerbahçe-Galatasaray Bayramı’nın bulunduğunu biliyorlar mı acaba? Bu bayramın her sene her iki kulübün bütün alanlarındaki ekiplerinin yaptıkları karşılaşmalar ve yarışlarla kutlandığından haberdarlar mı? Bunu bilseler utanırlar mı acaba, biz niçin bu günleri şimdi bir bayram olarak kutlamıyoruz diye? Ne oldu da biz bu temiz şeyi bu kadar kirlettik diye hayıflanırlar mı?

Hiç sanmam.

Yıl 1923’tü. Daha Cumhuriyet ilan edilmemiş. 9 Mart’ta Taksim Stadı’nda oynanan lig maçında Fenerbahçe Galatasaray’ı 4-0 yenmişti. Maçtan sonra her iki takımın yöneticileri ve futbolcuları o zamanki adıyla Cadde-i Kebir’deki (İstiklal Caddesi) Chat Noir Pastanesi’ne gitmişlerdi. Birlikte oturup çay içmek için. Birkaç hoş sohbetten sonra dönemin Galatasaray Genel Kaptanı Emin Bülend Bey söz almış, iki kulüp arasındaki yapıcı rekabeti övmüştü. Sporun güzelliğine sözü getirdikten sonra kazandığı galibiyetten dolayı Fenerbahçe’yi kutlamıştı.


Emin Bülend Bey’in bu sözlerden sonra ne goller hatırlanır olmuştu, ne de sahadaki mücadele. Akıllarda kalplerde kalan tek şey Emin Bülend Bey’in, sporun, spor ahlâkının tam kalbinden gelen o sahici sözleriydi. Sahi kimdi o Emin Bülend, Fenerbahçe’yi kutlayan?

Fenerbahçe’ye ilk maçta iki golü de atan Galatasaraylı’ydı o. Ali Sami ve Asım Tevfik Beyler’le birlikte Galatasaray’ı kuran insan. Mustafa Kemal’in şiirlerini ezbere bildiği bir şairdi o. Kimse ondan daha iyi bilemezdi Galatasaray’ı. Kimse ondan daha iyi anlayamazdı Fenerbahçe rekabetini. Şövalyeliğin ne olduğunu. Şövalye kalmanın zorluğunu.

Şimdi aramızdan birisi bir söz daha getirip asabilir mi Emin Bülend Bey’in sözünün yanına? Asamaz. Asamamalı. Ama burası Türkiye. Burası varoluşlarının biricik nedenini sadece kulüp sevgisiyle açıklamaya çalışan insanların ülkesi. Burası rekabetin hayatta kalma motiflerinden sadece birisi olduğunu unutup, bir canlının ayakları üzerinde dikilmesi için tek şey olduğunu sanan insansıların ülkesi.

İşte bunlar yüzünden, 17 Ocak 1909’da dokunmaya başlanan bu temiz bembeyaz rekabetin yüz tane sene içinde her geçen yıl daha da kirlenmesi. İşte bunlar yüzünden, o eski sarı-kırmızı ve sarı-lacivert güzel insanları unutmamız. Ali Sami Yenler’i, Emin Bülend Serdaroğlular’ı, Asım Tevfikler’i, Fuat Hüsnü Kayacanlar’ı, Galip Kulaksızlar’ı, Sait Selahattin Cihanoğlular’ı, İsmet Uluğlar’ı. Ve yüz seneye sığmayacak birçok güzel insanı.

Sonra? Sonrası sessiz bir çığlık sadece. Rekabetin 100’üncü yılının bir bayram havasında kutlanması gerektiğini haykıran. Yüreği burkan bir fotoğraf.

(Başta bugünkü kulüp yöneticileri olmak üzere, medya yöneticileri, çalışanları ve bu iki kulübün milyonlarca sevdalısı tarafından değiştirilmesi gereken bir fotoğraf bu.)

Sonrası? Attila İlhan’ın yıllar önce dediği gibi. “Şimdi hicrana düştük bugün… Elde var hüzün.” Evet hüzün. Evet isyan yerine.

Görüp izleyeceğiz. Rekabetin 100’üncü yılını bir bayram havasında kutlanılması gerektiğini haykıran çığlığın ne kadar ıssız kalacağını. 100 yıl önce çekilen o güzel fotoğrafın önümüzdeki dönemde daha da solacağını.

Stereotyped From Melih Şabanoğlu

Hall of Shame Ep9

Fenerbahçe ve Galatasaray klüp tarihinde bizim bu seriye girebilecek o kadar çok oyuncu vardır ki, liste yapsak yeriydi. Bilhassa Galatasaray'ın 1970 yılından sonra Türkiye getirdiği oyuncular Yugoslav iç savaşı ve isyanından kaçarak Türkiye'ye gelmiş ve çoğu geri dönmüştür. Aynı durumu Beşiktaş ve Fenerbahçe'de ise gelenek Sırp ve Macar oyuncular üzerine dönse de durum farklı değildir. Fenerbahçeye 1972- 1984 yılı arası gelen Doğu Avrupa'lı oyuncuların sayısı 14, kısa bir süre sonra tekrar ülkesine dönen oyuncu sayısı yine 13(!)tür.

Türk spor basın'ın henüz lugat'ına "Aziz Başkan beni alsın, İmza: Ronaldinho" dimağı yerleşmediği günler Fenerbahçeye gelen isimlerden birisi olan Frank Pingel, daha önce oynadığı Bursaspor'da müthiş bir intiba bırakmıştı. Hatta transferi bugünkü Mehmet Topuz örneğindeki gibi cereyan etmiş, ve Pingel Fenerbahçe'ye transfer olduğunda dönemin Galatasarayında stadyum'da bulunan en aktif tribün grubu Haznedar'lılar "Pingel Ali Sami Yen sahasına basarsa kendini ölü bulur" demeye kadar getirmişti. Pingel'i Mühendis Oktay kadar savunmasız mı görmüştür Haznedar grubu ve sakallı Sebahattin bilemiyorum, ama Pingel henüz ilk oynadığı Fenerbahçe maçında sakatlanıp bugün Linderoth'un kariyeri gibi bir çizgi çekmiştir yaşamına.

Galatasaray 90'lı yılların başına kadar sık sık yabancı oyuncu değiştirmiştir. Bugün Beşiktaşlılar'ın övündüğü altyapı-özkaynak mevzusu aslında yıllardır Galatasaray'ın kaymağını yediği bir oluşumdur. Nitekim altyapı ve oyuncuyu ilk 11'e sokabilme konusunda müthiş başarıları olan Galatasaray'a gelen ve giden oyuncular Fenerbahçe kadar konuşulmamış ve dillendirilmemiştir.

Ancak gerek maliyeti, gerek günler oyunca konuşulan kariyeri sayesinde Roger Ljung'un Galatasaray'a transferi(Resimde solda) onu gerçek bir dünya yıldızı gibi görmemizi sağlamıştı. 19 milyar gibi olağanca yüksek bir fiyata transfer olunca Beşiktaş taraftarı ; 300 Doğan parası gitti gibi espritüel bir yaklaşımda bulunmuştu. Ljung için sezon başladığı vakit Ljung ha Galatasaray'a ve Türkiye'ye alıştı, ha güzel oynamaya başlıyor derken sezon bitmiş ve Ljung şampiyon takımdan kaçarak Dünya kupasında İsveç ile müthiş bir performans göstermişti. Beşiktaş taraftarının mecazide olsa yaptığı nüktedanlık gibi, Ljung gelmeyince hakikaten 300 Doğan parası gitmiştir. Ve herşeyin garibi Ljung, Galatasaray onu Stockhom'da bulunca dönemin ünlü gazetesi Akşam'a Emekli oldum demekle yetinmişti.

Hasret


Önce günümüzden başlayayım. Derbi haftalarının arasında bir Avrupa kupası maçı oynanıyorsa seviniyorum ben. Aradaki Avrupa maçı demek derbi stresinin ve gerilimin daha geç başlaması demek, pazartesi başlayacak o stres ve gerilim dolu günlerin cuma sabahı başlaması demek. Diğer türlü pazar günü maçlar tamamlanıyor ve sonraki pazar gününe kadar 1 hafta boyunca akılda derbi oluyor. Elbette önemli işler varsa kişi onlara yoğunlaşıp derbiyi bir kenara koyabiliyor ancak en ufak boşlukta akla düşen ilk şey yine derbi oluyor. Derbinin sarı-kırmızı tarafından olayı yorumlarken iki gözle yorumlamam lazım aslında, bir kendim olarak, bir de tüm Galatasaraylılar'ı genelleyerek.

Benim için bu maçlar sezonun en renkli maçları arasındadır tamam ama sonunda bir kupa/başarı elde edememişsek sezon içerisindeki iki derbiyi kazanıp-kazanmamak pek ilgilendirmez beni. İki derbiyi farklı kazanıp da şampiyon olamamak mı yoksa iki derbide de farklı yenilip şampiyon olmak mı derseniz ikinciyi seçerim ben. Birincinin anlamı yok çünkü benim için, tamam ülke çapındaki en önemli derbi, dünyada futbola gönül veren çoğu kesimin az çok da olsa bildiği bir derbi. Dışarıdaki muadilleri kadar olamasa da ünü sınırları aşmış bir derbi... Bu betimlemeler ve örnekler çoğaltılabilir. Böylesine önemli bir maç olsa bile kupa hep ilk tercihimdir. Bir de genel gözle bakmak lazım olaya, ben maç öncesini olmasa da maç sonucunu biraz hafifletebiliyorum gözümde ama herkes bunu yapamayabiliyor.

Derbiyi kazanıp şampiyon olamamaya razı olacak o kadar insan var ki "benim görüşüm budur" diye nokta koymak doğru olmaz. Hafta içi herkes iş güç peşinde koşturacak olsa da cuma günü mesainin ve okulların bittiği, kafaların boşalmaya başladığı o saniyeden itibaren insanın içini ateş sarar. Ne kadar Fenerbahçe'yi istemesek de Türkiye'de başka bir maç bizi heyecanlandıramıyor bu kadar fazla. Kimileri çıkıp dünya çapında bu denli büyük bir derbi olmadığını söylüyor, bizim abarttığımızı söylüyorlar bazıları ama değişen bir şey yok bizler için. Dünya ne düşünürse düşünsün bu maç Türkiye'deki en büyük maç ve ben bu maçın taraflarından biri olmaktan gayet memnunum. Her sene eşleşmeler belli olmadan önce keşke Türkiye Kupası'nda da eşleşsek de fazladan maç yapsak diyorum.

Onlar için de pek farklı bir durum olduğunu sanmıyorum, her sezon bu derbiyi iple çekmekten ve sonuç ne olursa olsun hemen bir sonrakinin sonucunu merak etmeye başlamaktan asla bıkmayacağız buna eminim. Bir derbi galibiyeti tüm sezonu kurtaramıyor belki ama arkadaş ortamlarında, futbol sohbetlerinin döndüğü masalarda son derbiyi kazanan hep 1-0 önde başlıyor tartışmaya, bu yönüyle bile farklı bir derbi bu. Bir Beşiktaş derbisini böyle konuşmuyorum, son maçı kazanmış olmak bir şey ifade etmiyor sohbet ortamlarında. Ya da Fenerbahçe'yi 7-0 yenmemizle kıyaslarsak daha yakın tarihte Beşiktaş'ı 9-2 yenmiş olmamızı hiç dile getirmiyoruz. 9-2 hiç konuşulmuyorken, 7-0'lık maç aradan geçen 98 yıla rağmen hala konuşuluyorsa, Beşiktaş'ın Ali Sami Yen'de 9 senedir lig maçı kazanamaması konu olmazken Galatasaray'ın Kadıköy'de 9 senedir maç kazanamaması manşetlerden düşmüyorsa veya günlük yaşamımda seve seve siyah-beyaz giyinebilirken sarı-laciverti hiç giymiyorsam ve zaten lacivert kıyafetim hiç yoksa bu derbi gerçekten bambaşka bir boyutta Türkiye'de. Günlük yaşama kadar insan hayatında bu denli yer etmiş bir derbi nasıl heyecanla beklenmesin, nasıl sakin sakin "oynansa da bitse" diye geçiştirilebilsin?

Son olarak, 2009/2010 sezonunun ilk yarısındaki maçta o kadar şanslıyız ki derbi günü saatler geri alınıyor. 1 saat fazla gerilim yaşamak anlamına geliyor bu ama aynı zamanda derbiye 1 saat daha uzaklaşıyoruz durduk yere. O fazladan uzayan 1 saat bile 1 hafta/ay gibi gelecek derbiyi hasretle bekleyenlere..

Stereotyped From Artemio Franchi