Enes Özbey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Enes Özbey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2011 Cuma

Futbolun İlk Komple Yıldızı: Valentino Mazzola


Il Grande Torino efsanesini ve bir uçak kazası sonucu efsanenin sona erişini şurada anlatmıştık. Eğer Torino futbol takımının 1949’da yaşadığı o elim kaza olmasaydı, bugün İtalya ve Dünya futbolunda nelerin farklı olabileceği hala akıllarda olan bir sorudur. Torino’nun müzesinde daha fazla kupa olacağı neredeyse herkesin üzerinde ittifak ettiği bir konudur. O dönemde İtalyan Milli Takımı 11’inin neredeyse tamamını oluşturan Torinolu oyuncuların vefatı 50’li yıllarda gerçekleşen Dünya Kupaları’nda Gök Mavililer’in de başarılı olmasını engellemiştir. Kimilerine göre ise o kaza olmasaydı Real Madrid üst üste 5 kez Avrupa Şampiyonu olamayacaktı.

İşte o efsane Torino takımının merkezinde Valentino Mazzola yer alıyordu. 1919’da Milano yakınlarındaki Cassano d’Adda’da dünyaya gelen Mazzola, zor bir çocukluk geçirdi. Babasının erken yaşta vefat etmesi üzerine okulundan ayrılan ve ailesine katkıda bulunmak için çalışmaya koyulan Valentino, aynı zamanda yerel takımlarda oynadığı futbolla adını duyurmaya başlıyor ve 20 yaşına gelmeden Alfa Romeo Milano’nun kadrosuna katılıyordu.

Çok geçmeden Serie A takımlarının da dikkatini çekmeyi başaran Mazzola Venezia’ya transfer oluyor ve burada kendisi ile aynı tarihte doğmuş ve beraber büyük başarılara imza atacakları ve aynı uçak kazasında vefat edecek Ezio Loik ile kulübe altın çağını yaşatıyor, Venezia 1941 yılında İtalya Kupası’nı kazanırken, (Venezia’nın aldığı o İtalya Kupası kulüp tarihinin en büyük başarısı olarak hala yerini koruyor.) bir sonraki sezon da ligi 3. sırada bitiriyordu.


İkilinin burada kazandıkları başarılar ve oynadıkları futbol, güçlü bir Torino kurma çabası içerisindeki Ferrucio Novo’yu ikna etmeye yetiyor ve Torino Başkanı akıllıca bir karar ile iki oyuncuya birden Bordo formayı giydirme çalışmalarına başlıyordu. Torino’nun siyah-beyazlı ekibi Juventus ise Venezia ile prensipte anlaşmasına rağmen, Venezia 200 bin liret ve iki oyuncu karşılığında Mazzola’yı Torino’ya veriyordu. Anlaşma saklı tutulmak istenmesine rağmen Venezia’da duyuluyor, oynanacak Torino maçında tribünler Mazzola’yı protesto ediyor, O ise çıkıp sahada işini yapıyor ve takımını, bir sonraki sezon oynayacağı takım karşısında 3-1’lik galibiyete taşıyordu.

Mazzola’nın Torino’ya transferi ile Torino efsanesi başlıyor ve Torino şampiyonluklara ambargo koyuyordu. 1942-1943 sezonunda hem kupa hem ligi kazanan Torino’da Mazzola 11 gol atıyor ve en önemlisi takımın lideri olarak kazanılan başarılarda başrolü oynuyordu. Torino’nun kazandığı 1943 İtalya Kupası’ndan sonra 1958’e kadar İtalya Kupası oynanmıyor, 1943-1944 sezonu ise 2. Dünya Savaşı nedeniyle yarıda kalıyordu. 1944-45, 45-46, 47-48 sezonlarında üst üste şampiyon olan Torino’nun Mazzola önderliğinde 48-49 sezonunu da önde bitirmesine kesin gözüyle bakılıyordur.



Son 4 haftaya girilirken Torino emin adımlarla şampiyonluğa ilerlemektedir. Takim, Torino başkanı Comendador Novo'nun kişisel dostluk kurduğu Portekizli oyuncu Xico Ferreira'nın jübile maçında Benfica ile karşılaşmak için Portekiz'e maça gitmistir 1949 Mayıs ayı başlarında. 3 Mayıs 1949 günü oynanan maçı 4-3 Benfica kazanmış, Torino ise maçın ertesi günü İtalya'ya dönmek için yola çıkmıştır. Torino'da hava fırtınalı, bulutlar çok yoğun ve alçak, görüş ise yok denecek kadar azdır. Torino kafilesini taşıyan uçak bu şartlarda iniş yapmak zorundadır. Ancak başarılı olunamamıştır. Uçak inişe geçtiği sırada Superga Bazilikası'na yakın bir yerde bir tepeye çarpar ve düşer. Hava raporundaki yanlışlıklar, telsiz yardımlarının yetersizliği gibi sebepler kazaya zemin hazırlamıştır. İçlerinde Torinolu 18 futbolcu ve 2 antrenörün de bulunduğu 31 kişinin tamamı hayatını yitirir kaza sonrasında. Sakatlığı nedeni ile İtalya'da kalan Sauro Toma dışındaki tüm Torinolu oyuncular hayatını kaybetmiştir bu feci kaza sonrası. Torino kalan maçlara genç takimi ile çıkma kararı alır. Rakipleri sırası ile Fiorentina, Genoa, Sampdoria ve Palermo'dur. Ancak futbol şimdiki gibi acimasız değildir. Torino'nun rakipleri de sahaya genç takimları ile çıkar. Torino'nun gençleri 4 maçlarını da kazanarak Torino'ya üst üste 5. şampiyonluğu getirirler.


Mazzola’yı izleyen herkes, Mazzola’nın çağının ötesinde bir oyuncu olduğu hususunda ittifak etmektedir.

Mazzola’nın olağanüstü yeteneklerini yeteri kadar izlediği için şanslı olduğunu düşünen eski İtalyan milli oyuncu Amedeo Amedei, “O günden beri Valentino kadar komple bir oyuncu gelmedi İtalyan futboluna” diyerek ona olan hayranlığını ortaya koyuyor.

Mazzola’nın ne kadar komple bir oyuncu olduğunu ise gazeteci Gianni Brera’dan dinlemekte fayda var: “Defansa gelip topu kazanır, atakları organize eder ve golü de atarak sonuca giderdi.”

Takım arkadaşları kadar rakiplerinin de hayranlığını kazanan Mazzola, kendi takım arkadaşlarına göre ise takımın yarısıydı. Takım kötü oynadığında formasının kollarını yukarı çekmesi meşhur olmuştu. O kollarını sıvadığında tribünler de sahadaki arkadaşları da yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlarlardı. Kollarını sıvamak deyiminin ete kemiğe bürünmüş haliydi Mazzola. 1947 yılında oynanan bir Roma maçında Torino ilk yarıyı 1-0 geride kapatmış, ikinci devre başlarken takımı etrafında toplayan Mazzola; “Onlara futbolun nasıl oynanacağını göstermek istiyor musunuz?” diye sormuş ve maç 7-1 Torino lehine sonuçlanmıştı.


Mazzola’nın oynadığı oyun kadar futbola bakışı da çağının ötesinde olduğunu ortaya koymaktadır.

“Futbol, oynadığınız oyun tahmin edilebilir olmadığı sürece kazanabileceğiniz basit bir oyundur. Oyununuzu daha dinamik hale getirmek için bir takım varyasyonlar deneyebilir, oyunu klasik yapılarından kurtarmak için kendinizden bir şeyler katabilirsiniz. Bunlarla şundan eminim ki modern futbol takım oyunu üzerine bina edilecektir.”

“Futbol hızlı oynandığında en güzel halini alıyor ancak futbolcular sürekli koşup, rakip kovalamaktan mutlu olmayabilirler. Bazen daha az koşup rakibi hazırlıksız yakalamak ve doğru hamle ile topu kazanmak daha iyidir. Ve bence gerçek hız da budur.”



Son sözleri ise Valentino Mazzola’nın oğlu ve İtalyan futbolunun efsane takımı, Helenio Herrera’nın Il Grande Inter’inin efsane oyuncusu Sandro Mazzola’ya bırakalım: “Valentino’nun oğlu olmanın baskısını hep üzerimde hissettim. Öyle bir an geldi ki futbolu bile bırakmayı düşündüm. Beni izlemeye gelen herkes babam kadar iyi olduğumu düşünerek geliyordu ancak ben O’nun kadar yetenekli değildim.”

21 Ocak 2010 Perşembe

Lazio; 1997 - 2000

Bugün zirveyi zorlamayı bırakın, Avrupa Kupaları'na gitme mücadelesinin dahi içinde yer alamayan Lazio, 90'ların sonunda Avrupa'nın sayılı takımlarından birisi olmayı başarmıştı. Sven-Göran Eriksson yönetiminde kurduğu güçlü kadro ile yavaş yavaş çıtayı yükselten ve 2000 yılında kazandığı Seri A Şampiyonluğu ile zirveye ulaşan Lazio'nun o tarihten bu yana yaşadığı düşüş hem maddi anlamda hem de sportif başarı anlamında artarak devam ediyor.

1997 yılında takımın başına İsveçli teknik adam Erikkson'u getirdiğinde Lazio'nun elde ettiği son başarı, 1973/74 sezonunda elde ettiği Serie A şampiyonluğuydu. Erikkson geldiği ilk sezonda İtalya Kupası'nı Roma'ya getirerek yıllar süren kupa özlemine son vermişti Lazio taraftarının. Aynı yıl UEFA Kupası finalini de yakalayan takım finalde Inter'e 3-0 kaybetmiş ancak gelecek başarıların haberini de vermişti. 98/99 sezonu da Lazio için çok başarılı geçmiş, ligde Milan ile girdiği zirve mücadelesini 1 puan farkla kaybetse de, Kupa Galipleri Kupası finalinde Mallorca'yı Vieri ve Nedved'in golleri ile geçerek Avrupa'daki ilk kupasını kaldırmıştı. Şampiyonlar Ligi Şampiyonu Manchester United ile oynadığı Süper Kupa maçını da, maçın adamı da seçilen yeni transfer Veron'un harika oyunu ve Salas'ın golü ile 1-0 kazanarak sezona kupa ile moralli başlamışlardı.

Sezon sonunda Seri A'yı Juventus'un önünde 1 puan farkla şampiyon bitirerek 26 yıllık özleme son veren Başkent ekibi, İtalya Kupası zaferi ile sezonu duble yaparak kapatmış, İtalya Süper Kupası'nı da alarak 3 kupa ile taraftarlarına unutulmaz bir sezon yaşatmıştı. Sonraki sezon lig kupası yine başkentte kalmış ancak bu kez Capello'nun Roması şampiyon olmuştu. Ligi Şampiyon'un 6 puan gerisinde 3. bitiren Erikkson Lazio kariyerini noktalarken, Lazio'da başarılarla dopdolu geçen 3-4 sezonluk dilime nokta koyuyordu.

Eriksson'un görevde kaldığı 4 sezonda yaklaşık 270 milyon euroluk transfer harcaması yapan Lazio, Crespo, Vieri, Nedved, Almeyda, Veron, Salas, Couto, Mancini, Mihajlovic, Stankovic, Boksic, Conceicao, Nesta, Simeone gibi yıldızlarlarla tarihinin en başarılı dönemine imza atmasına rağmen, sonrasında yaşadığı maddi sıkıntılar nedeni ile bir daha eski günlerine dönüp zirve mücadelesi veremedi. 2003/2004 ve geçen sezon İtalya Kupası'nı kazanarak kupa sevinci yaşasalarda, asla 90'ların sonundaki takım olamadılar bir kez daha. Olmaları da pek mümkün gözükmüyor. En azından yakın gelecekte...

2 Aralık 2009 Çarşamba

Bitmeyen Ceza

Moacyr Barbosa ismi pek çoklarımızın belki ilk kez duyacağı ve bu yazıyı okuduktan birkaç saat sonra da muhtemelen unutacağı bir isim olabilir. Ancak Brezilya'da aradan gecen yaklaşık 60 yıla rağmen unutulmamış ve yediği bir gol yüzünden bu kadar uzun sure suçlanan bir isim olarak Brezilyalıların hafızalarında yer etmiştir.

1921 yılında dünyaya gelen Barbosa, Vasco de Gama ile başarıdan başarıya koşarken, Brezilya milli takiminin da kalesini korumaktadır. Topu hissetmek için çıplak ellerle kalesini koruyan Moacyr, 40'li ve 50'li yılların en iyi kalecilerinden birisi kabul edilirken, kimileri tarafından da gelmiş geçmiş en iyi kaleciler arasında gösterilir. 1949 Copa America finalinde Paraguay’ı 7-0 ile geçerek en farklı Copa America finali sonucuna imza atan Brezilya, bir yıl sonra kendi ülkelerinde yapılacak Dünya Kupası’nın da favorisi konumundadır.

İsveç, İspanya, Uruguay ve Brezilya yarı finale çıkar 1950 Dünya Kupasında. Fifa Dünya şampiyonunu bugün uygulanan sistemden biraz farklı bir sistemle belirler. Esleştirip elemeli turlar oynatmak yerine, 4 takimi lig usulü ile karsılaştırarak şampiyon belirlenecektir. Brezilya İsveç’i 7-1, İspanya’yı da 6-1 ile geçerek favori olduğunu bir kez daha ispatlar. Uruguay ise İspanya ile 2-2 berabere kalır, İsveç’i ise iki kez geriye düştüğü maçta 3-2 ile geçer ve Brezilya maçına şampiyonluk umutlarını taşımayı başarır.


Final maçına çıkarken şampiyonluk için Brezilya'ya beraberlik yetmektedir. Maracana stadında tam 200 bin seyirci ülkelerinin ilk Dünya şampiyonluğu için hazır bulunmaktadır. Herkes şampiyonluktan o kadar emindir ki, maç sonunda yapılacak kutlamalar için hazırlıklı gelinmiştir stadyuma.

Maçta da her şey Brezilya’nın istediği gibi gitmektedir. İlk yarı 0-0 sonuçlanırken, ikinci yarının baslarında Friaca ile gelen gol şampiyonluğun müjdecisi gibidir. Tribünlerdeki 200 bin kişi yerinde duramamaktadır. Tribünlerin zafer sarhoşudur artik. Ancak Maç henüz bitmemiştir. 66'da efsane Schiaffino sahneye çıkar ve beraberliği getirir takımına.

Maracana'yi bir sessizlik kaplar. Ancak henüz oldurucu darbe gelmemiştir. 13 dakika sonra Brezilya’nın sol tarafını çökerten Ghiggia çok zor bir açıdan yaptığı vuruşla topu adeta iğne deliğinden geçirerek takimini 2-1 öne geçirir. Bütün Brezilya sessizliğe gömülür bu golün ardından. 20 dakika öncesine kadar karnaval havasında olan Maracana'da matem havası esmektedir.

Mac 2-1 Uruguay galibiyeti ile biter ve Dünya Kupası Uruguay’ın olur.

Maçın ardından milyonlarca Brezilyalıyı hayal kırıklığına uğratan sonucun sorumlusu kaleci Barbosa ilan edilir. Kariyeri başarılarla dolu kaleci için de donum noktasıdır 16 Temmuz 1950'de oynanan final karsılaşması. Her gecen gün daha da zorlaşır Barbosa'nin hayati ve adeta cehenneme döner.


Dışarıya ekmek bile almaya çıkamaz insanların protestosuna maruz kalmadan. “Eğer kendimi kontrol edemeseydim protestolar karsısında, çok önceleri hapishaneyi ya da mezarı boylardım.” diyerek ne büyük bir baskı altında olduğunu ortaya koyar. Maçın üzerinde 30 yıl gemcesine rağmen hala unutulmamıştır Barbosa. 1980'lerde bir markette yaşlı bir kadın yanındaki çocuğa Barbosa'yı işaret eder ve “İşte bu adam bütün Brezilya'yı ağlattı.” diyerek sonraki nesillere aktarır Barbosa nefretini. 1993'de Brezilya Federasyon başkanı bir futbol maçı yorumlamasına dahi müsaade etmez Barbosa'nin. Maracana stadi yenilenirken, golü yediği kale Barbosa'ya hediye edilir. Barbosa giyotini haline gelen kaleyi yakarsa kotu anılardan da kurtulacağını düşünür ancak o ölene kadar peşini bırakmaz yediği golün laneti.

Ölmeden kısa bir süre önce “Brezilya'da adam öldürmek suçu için verilen en yüksek ceza 30 yıl. Ben hatamın cezasını 50 yıldır ödüyorum ve hala hapishanedeyim. İnsanlar hala tek suçlu benmişim gibi benden nefret ediyor. “ diyerek bu gerçeği ortaya koyar Moacyr Barbosa.

7 Nisan 2000'de yalnız ve sessizce veda eder dünyaya.

Yaklaşık 50 kişi katılır cenazesine. Brezilya futbolunu temsil eden kimse olmamıştır cenazesinde. Ertesi gün çıkan bir gazete tek cümle ile özetler kalecinin yaşamını; “Barbosa'nın ikinci ölümü.”.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Hampden in the Sun

Basit bir aynı şehir takımları derbisi olmaktan çok öte anlamlar taşıyan, 120 yıllık bir rekabetin 385. maçı oynanacak bu hafta sonu Ibrox Stadyumu'nda. Oynandığı gün Glasgow'da tek gündem maddesi olan, dünyanin en önemli derbilerinden Glasgow-Celtic rekabeti. Her maçı ayrı bir hikayeyi içinde barındıran nam-ı diğer “Old Firm” oynanmadan önce biraz gerilere gidip insanların hafızasına kazınmış bir Celtic-Glasgow Rangers hikayesini okuyalım ve hafta sonu oynanacak maç öncesinde biz de futbolseverler olarak yavaş yavaş maçın havasına girmeye başlayalım.

2. Dünya Savaşı bittikten sonra yeniden futbol oynanmaya başlayan İskoçya'da, Glasgow Rangers'in üstünlüğü göze çarpıyordu. Ikinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda Glasgow 6 kez ligi zirvede bitirirken, Celtic yalnızca 1 kez mutlu sona ulaşabilmişti. Peacok, Tully, Evans gibi o dönemin en iyi takımlarında dahi rahatlıkla futbol oynayabilecek yetenekte oyunculara sahip olan Celtic, potansiyelinin ortaya çıkarılmasını bekliyordu. Glasgow Rangers ise 2. Dünya savaşından en az yara alan takım olarak çıkmanın avantajı ile İskoç futbolunu domine ediyordu o yıllarda.

1957 yılının İskoçya Lig Kupasi finalinde de bu iki takım karşılaşıyorlardı. Ligde iki sezondur Rangers'in çok gerilerinde kalan bir önceki sezonun Lig Kupasi sahibi Celtic'in buraya kadar bile gelmesi başarı olarak kabul ediliyordu. Avrupa Kupası'nda Milan ile yapacağı maçı bekleyen lig şampiyonu Glasgow Rangers'in finalde favori olduğu Celtic taraftarları tarafından dahi kabul ediliyordu. Tarihler 19 Ekim 1957'yi gösterirken, Hampden Park'da oynanacak finalin tarihe geçecek bir maç olacağını kimse tahmin etmiyordu.

Maç hiç de maç öncesi beklenildiği gibi başlamamıştı. Celtic favori Glasgow Rangers'in kalesine akın akın gelmeye başlamıştı maçın başından itibaren. İlk 20 dakika içinde direkten dönen iki Celtic topu, gelecek golün de habercisiydi. Dakikalar 22'yi gösterdiğinde Charlie Tully'nin ortasında Sammy Wilson Celtic'i öne geçiren golü atmıştı bile. Glasgow Rangers 44. dakikaya kadar 1-0'lık mağlubiyeti korumayı başarıyor, ancak sol taraftan Rangers kalesine müthiş bir solo performans sergileyerek giren Neil Mochan'in harika golüne engel olamıyordu. Bu gol ilk yarının skorunu belirlerken, asıl önemli nokta bu golle Rangers'in gardının düşüyor olmasıydı.

İkinci yarıda da maçın mutlak hakimi şehrin yeşil beyazlı takımıydı. 53. dakikada Bobby Collins'in ortasında kafayı vuran Billy McPhail farkı 3'e çıkarıyor, 58'de Simpson ile farkı 2'ye indiren Rangers, yanlışlıkla Celtic'in ateşleme düğmesine basıyordu. 67'de McPhail, 75'te Mochan ikinci gollerini atarak skoru 5-1 taşıyor, 80'de McPhail yaptığ hat-trick ile farki 5'e çıkarıyordu. Attığı 3 golü de kafasıy la atan McPhail, klişe Türk gazetesi manşeti ile kafasını kullanıyordu. McPhail'in yapacakları henüz bitmemişti. 1956 yılında 2500 pound karşılığında Clyde takımından transfer edilen 24 yaşındaki McPhail 90. dakikada Rangers ceza sahasında yerde kalıyor, kazanılan penaltıyı atmayı reddederek Old Firm'de bir maçta 4 gol atan ilk oyuncu olma şansını elinin tersi ile itiyordu. McPhail yerine topun başına geçen Willie Fernie penaltıyı gole çevirip maçın skorunu ilan ediyordu; 7-1.

Celtic'in maç boyunca direkten dönen 4 topu ise skorun daha da artmasına engel oluyordu. Bu skorla Celtic üst üste ikinci kez İskoçya Lig Kupası'nı müzesine götürürken, belki de kupadan çok Rangers karşısında alınan galibiyete seviniyordu.

Maçtan sonra The Times “ A Wonderful Exhibition of Football” başlığı ile çıkarken, The Sunday Post “October Revolution” başlığını kullanıyordu.

Maçtan sonra Celtic kalecisi Beattie galibiyetin sevincini elleri ile 7 işareti yaparak kutluyor, bu resim finalin unutulmaz kareleri arasına giriyordu.


Saatle alakalı tarihe not düşülen ilk espri de Adnan Polat'tan 50 yıl once Celtic taraftarları tarafından yapılıyor, “What's the time?” sorusunun cevabı Glasgow'da “Its Seven past Niven (Glasgow kalecisi)” oluyordu bir süre.

7-1'lik skor Britanya'da bir finalde elde edilen en farklı skor oluyor ve maçtan sonra Celticli oyuncuların maçta giydikleri formaları günün anısı olarak almalarına izin veriliyordu. Her maç sonunda tribünlere gönderilen formaların yanında çok şeyler anlatıyor bu formalar “Popüler Futbol” sevdalılarına ve amatör ruhun futbolun güzelliği olduğunu bir kere daha ortaya koyuyor.

1957 yazında vizyona giren “Island in the Sun” filminin Harry Belafonte tarafından yapılan şarkısının sözleri, Celtic taraftarları tarafından degiştirilerek “Hampden in the Sun” adını alıyor ve maçta Celtic taraftarları arasında bu isimle anılmaya başlanıyordu.


Stereotyped From Enes Özbey

2 Eylül 2009 Çarşamba

Efsanevi Maçlar Ep5; Nottingham Forest - Derby County 1898

İngiltere Championship'de hafta sonu Nottingham Forest ile Derby County arasında oynanan ve 3-2 Nottingham Forest lehine biten derbi maç, sahada ortaya koyulan mücadele ve atılan goller ile Türk futbol bloglarının da gündeminde yer almıştı. Biz ise yaklaşık 110 yıl önce oynanan başka bir Nottingham Forest- Derby County derbisini anlatacağız bugün.

Takvimler 16 Nisan 1898 Cumartesi'ni göstermektedir. Futbolun artık iyiden iyiye popülerliğini arttırdığı İngiltere'de 27. FA Cup finali oynanacaktır. Nottingham Forest ile Derby County'nin Crystal Palace'taki kapışması için tam 62017 insan sahanın etrafında yerlerini almışlardır. İki takım ilk kez bir FA Cup mücadelesinde karşı karşıya gelecektir bu mücadele ile. Kazanan ilk FA Cup zaferini de kazanacaktır. Maç öncesinde herkesin favorisi Derby County'dir. Finale gelene kadar son FA Cup şampiyonu Aston Villa ile finalist Everton'u elemesinin yanında, final maçından yalnızca 1 hafta önce Nottingham Forest ile yaptığı lig maçını da 5-0 gibi farkli bir skorla kazanmıştır.

Favori Derby County olsa da klasik ifadesi ile derbilerin favorisi o zamanlarda da yoktu. Maça hızlı başlayan Nottingham Forest, Capes'in ayağından gole çok yaklaşıyor ama top Derby County'nin defans oyuncusu Methven'den geri geliyordu. Capes'in ve Nottingham Forest'in gole yaklaştığının habercisiydi yakalanan pozisyon. Maç öncesi çalışmaların bir çoğuna katılamayan Forest sol açığı Spouncer, sol tarafta Cox tarafindan düşürüldüğünde dakikalar 19'u gösteriyordu. Wragg'in kullandığı frikikte topla buluşan Capes bu kez kaleci Fryer'i avlamayı başararak takımını 1-0 öne geçiren golü attı. Golden sonra Derby oyunda daha iyi olan taraftı. Derby oyunda üstünlüğü ele aldığı bu bölümde golü de geciktirmemişti. Leiper'in yaptığı ortaya yükselen Derby'nin efsanevi oyuncusu Steve Bloomer'in kafa vuruşu üst direğe çarpıp Allsop'un koruduğu kaleye giriyor ve maça yeniden denge geliyordu. Devre bitmeden Nottingham yeniden öne geçmek icin bastırıyordu. Organize gelişen bir Nottingham atağında topla buluşan Richards'in şutunu kaleci Fryer çıkarıyor, dönen topu kaleye göndermek Capes için zor olmuyordu.

Devre de bu golle 2-1 Nottingham Forest lehine sonuçlanıyordu. Forest ikinci yariya onemli bir handikapla başlıyordu. Ilk golun asistini yapan Wragg sakatlanarak oyundan cikmak zorunda kaliyor, oyuncu degisikliginin henuz kurallara girmedigi o donemde, Forest bir kisi eksik oynamak zorunda kalmisti. Ama gun Nottingham Forest'in gunuydu. Ikinci yarinin neredeyse tamami Derby hakimiyetinde geciyor, ama Forest defansi kale onune adeta bir duvar oruyor ve Derby'nin gol atmasina izin vermiyordu. Maca noktayi ise 86. dakikada Mc Pherson koyuyor attigi golle Forest'i 3-1 one geciriyordu.

Forest ikinci yarıya önemli bir handikapla başlıyordu. İlk golün asistini yapan Wragg sakatlanarak oyundan çıkmak zorunda kalıyor, oyuncu degişikliğinin henüz kurallara girmediği o dönemde, Forest bir kişi eksik oynamak zorunda kalmıştı. Ama gün Nottingham Forest'in günüydü. Ikinci yarının neredeyse tamamı Derby hakimiyetinde geçiyor, ama Forest defansı kale önüne adeta bir duvar örüyor ve Derby'nin gol atmasına izin vermiyordu. Maca noktayı ise 86. dakikada Mc Pherson koyuyor attığı golle Forest'i 3-1 öne geçiriyordu.

İki takım arasında oynanan ilk FA Cup maçının sonucunda, kazanan Nottingham Forest oluyor ve ilk FA Cup'ını müzesine götürüyordu. Derby ise favori çıktığı maçı kaybederek, FA Cup'ı kazanmak için tam 48 yıl beklemek zorunda kalıyordu.

Not: 1899 ve 1903 yillarinda da finale cikan Derby farkli skorlarla finalleri kaybetmisti. 1946'da ise uzatmaya giden finalde Charlton Athletic'i 4-1 yenerek ilk ve tek FA Cup zaferini elde etti.

Stereotyped From Enes Özbey

Edit: Gelgidersin.Blogspot yazının başında bahsedilen maçın videosunu yolladı. Şu linkten izleyebilirsiniz.

27 Ağustos 2009 Perşembe

El equipo de los ; "11 aldeanos"

İspanya'da General Franco dönemi, Real Madrid başta olmak üzere Madrid takımlarının ayrıcalıklı olduğu, nalıncı keseri gibi herşeyin Madrid'e doğru yontulduğu bir dönem olarak öne çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında bu dönemde Bask ve Katalan takımlarının elde ettiği başarıların sıradan bir futbol başarısı olmaktan öte anlamları oluyordu Bask ve Katalan halkları için.

Franco'nun İspanya'da en güçlü olduğu dönemlerdir. Athletic Bilbao'nun önemli başarılara imza atmiş Zarra'li, Panizo'lu kadrosu yaşlanmış, artık eski başarılı günler geride kalmıştır. Bilbao için degişimin zamanı gelmiştir. 1950-1954 yılları arasında bir başka karşı cephe takımı Barcelona ile 2 Lig, 3 de kupa şampiyonluğu başarılarına ulaşmış Slovak Hoca Ferdinand Daucik'in bu değişim için en uygun isim olduğuna karar verilmiş ve takım Slovak hocaya emanet edilmiştir.

Panizo, Zarra gibi isimlerin takımdan ayrıldığı ilk sezon da Slovak Hoca, yeni takımı inşa etmeye başlamış ve Bilbao'da gözle görülür bir değişim ortaya cıkarılmıştır. Bilbao çok uzun süre beklememiştir yeni başarıların gelmesi için. Ligde yeniden başa güreşmeye başlayan Bask ekibi, sezonu 3. sırada tamamlarken, Kupa'da da finale kadar ulaşır ve finalde de Sevilla'yi Uribe'nin golü ile 1-0 yenerek kupaya ulaşır. Sezon öncesi ne olacağını kestiremeyen San Mames sakinleri de takimi yeni bir hoca ile yeniden yapılandırmanın doğru bir karar olduğunu anlamışlardır gelen başarıların ardından.

1955/1956 sezonu Bilbao için muhteşem bir sezon olur. Bilbao ligi Barcelona'nin 1 puan önünde şampiyon tamamlar. Son iki sezonun şampiyonu General Franco'nun takimi Real Madrid ise hem

Bask hem de bir Katalan takımının altında kalarak sezonu 3. sırada tamamlar. Şampiyonluğu kazanan Bilbao, kupa finalinde de bir diğer Madrid ekibi Atletico Madrid'i 2-1 yenerek muhteşem bir sezon yaşatır Basklılara.

Sonraki sezon Bilbao'nun Avrupa Arenası’na çıktığı yıl olur. Eleme turunda Porto'yu, ilk turda ise efsane Puskas'i kadrosunda barındıran Macar Honved'i eleyerek çeyrek finalde İngiliz devi Manchester United'in rakibi olur Basklılar. İlk maç San Mames'dedir. San Mames tarihinin en muhteşem maçlarından birine sahne olur iki ekip arasındaki mücadele. Bilbao ilk yarıyı 3-0 önde kapatır United karsısında. İkinci yarıda 10 dakika içerisinde 2 gol görür kalesinde Bilbao. Yeniden toparlanırlar ve 2 gol daha bulurlar. Maçın sonucunu ise United'in son dakikalarda Whelan ile bulduğu gol belirler ve maç 5-3 Bilbao galibiyeti ile sonuçlanır.

İkinci maça Bilbao sakatları nedeni ile eksik çıkmak durumunda kalır. Bu da yetmez kaleci Caramel maçın yarısını sakat sakat oynamak zorunda kalır. Son 20 dakikaya kadar 1-0 giden maç son 20 dakikada 3-0'a gelir ve United turu gecen taraf olur Bilbao karşısında.

Avrupa'ya çeyrek finalde veda eden Bilbao, ligi 4. sırada bitirir, kupada da bir varlık gösteremez. Bir önceki sezon yaşanan dublenin ardından, bos gecen sezon Slovak Hoca Fernando Daucik'in de sonu olur Bilbao'da.

Daucik'ten boşalan teknik adamlık koltuğuna Baltasar Albeniz getirilir. Lig'de isler istenildiği gibi gitmez ve lig 6. sırada bitirilir. Ancak bu sezonu unutulmaz kılan ve “11 Aldeanos” efsanesini doğuran olay ise farklıdır.


Tarihler 29 Haziran 1958'i göstermektedir. İsveç’te Rasunda Stadyumu'nda İsveç ile Brezilya Dünya Kupası finalinde karşılaşmaktadır. Futbol dünyasının gözü kulağı bu maç üzerindeyken ve “Pele” kendini dünyaya tanıtırken, ayni gün bir başka yerde başka bir tarih yazılmaktadır.

Athletic Bilbao ve Real Madrid Ispanya Kupası finalinde karsı karsıya geleceklerdir. O donemler Kupa General Franco adına düzenlenmektedir. (Copa del Generalisimo) Maç öncesi yaşananlar zaten favori olan Real Madrid'i iyice favori haline getirmiştir. Federasyon maçın Madrid'de oynanmasına karar vermiştir. Zira General Franco'nun bir maç için Madrid dışına seyahat etmesi söz konusu bile değildir. Belki de Franco maçın ardından onuruna düzenlenen bir başka geceye katılacaktır kim bilir!

Bilbao maçın tarafsız sahaya alınması için başvuruda bulunur. Ancak Federasyon bu talebi reddeder. Basın da federasyonun kararını destekleyen yayınlar yapar. O donemde aksi düşünülemez zaten. Mac Chamartin'de Bernabeu'da oynanacaktır. Saha dışı olumsuz faktörlerin yanında sahada da Di Stefano önderliğinde Avrupa Şampiyonu olmuş ve dönemin dünyadaki en iyi takımı olarak kabul edilen Real Madrid'i vardır. Ligi de alan Real, kupayı da alıp Barcelona'nin gectigimiz yıl ulaştığı 3 kupa başarısına o yıl ulaşmak arzusundadır.

Nereden bakarsanız bakın herşey Bilbao aleyhinedir maç öncesinde. 125 bin kişilik bir kalabalığın önünde iki takım sahaya çıkar. Bilbao'lu oyuncular Real Madrid'i hem de General Franco'nun gözleri önünde alt etmeye kararlıdırlar. Dakikalar 20'yi gösterdiğinde sahneye çıkan Arieta Basklıları sevince boğan golü atar. Golün üzerinden henüz 3 dakika geçmiştir ki sahnede yine Arieta vardır. Skor 2-0'a gelir ve maç da bu şekilde sonuçlanır. Avrupa Şampiyonu Real sahasında gol bile atamadan kaybeder Kupa’yı. Real Madridli General Franco kendi elleri ile verir Bilbao Kaptanı Gainza'ya kupayı.

Küçümser bir ifade ile; “Seneye kadar” demeyi de ihmal etmez kupayı verirken. (Sonraki yıl Kupayı Barselona kazanır)

Sahaya çıkan 11 Basklı bu maçın ardından taraftarlar arasında “11 Aldeanos” yani “11 Köylü” olarak adlandırılmaya başlanır.

Stereotyped From Enes Özbey

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Il Grande Torino

Günümüzde Torino denilince akla şehrin siyah-beyazlı ekibi Juventus gelir. Ancak bundan 60 yıl öncesinde ise durum günümüzden çok farklıdır. 1940'lı yıllar ise Torino takımının sadece Torino şehir ile değil İtalyan futbolu ile eş anlamlı olduğu yıllardır. Takım, aynı zamanda II. Dünya Savaşı mağlubiyeti ve faşist yönetim sonrası İtalyan halkının tutunduğu dallardan da bir tanesidir. 1942-43 sezonundan itibaren adeta yenilmez armada olmuş, 1948-49 sezonuna kadar aralıksız 4 yıl üst üste şampiyonluklara ambargo koymuştur. (Savaş nedeni ile 1943-44 sezonu oynanmamıştır.) Takım Egri Erbstein ve Leslie Levesley yönetiminde 4-4-2 sistemi uygulamakta ve çağın futbolunun ilerisinde bir futbol sistemi ile sahada yer almaktadır. Torino kendi sahasi Filadelfia stadyumunda yakaladığı 93 maçlık yenilmezlik serisi ile adeta rakiplerinin kabusu haline gelmiştir. Takım 1948-49 sezonunda da İtalya Ligi Serie A'da üstünlüğünü sürdürmekte, orta sahadaki yıldızı ve aynı zamanda kaptanı Valentino Mazzola önderliğinde üst üste 5. şampiyonluğuna doğru ilerlemektedir.

Torino emin adımlarla şampiyonluğa ilerlemektedir. Takım, Torino başkanı Comendador Novo'nun kişisel dostluk kurduğu Portekizli oyuncu Xico Ferreira'nin jubile maçında Benfica ile karşılaşmak için Portekiz'e maça gitmiştir 1949 Mayıs ayı başlarında. 3 Mayis 1949 günü oynanan maçı 4-3 Benfica kazanmış, Torino ise maçın ertesi günü İtalya'ya dönmek için yola cıkmıştır. Torino'da hava fırtınalı, bulutlar çok yoğun ve alçak, görüş ise yok denecek kadar azdır. Torino kafilesini taşıyan uçak bu şartlarda iniş yapmak zorundadır. Ancak başarılıolunamamıştır. Uçak inişe geçtiği sırada Superga Bazilikası'na yakın bir yerde bir tepeye çarpar ve düşer. Hava raporundaki yanlışlıklar, telsiz yardımlarının yetersizliği gibi sebepler kazaya zemin hazırlamıştır. İçlerinde Torinolu 18 futbolcu ve 2 antrenörün de bulunduğu 31 kişinin tamamı hayatın yitirir kaza sonrasında. Sakatlığı nedeni ile İtalya'da kalan Sauro Toma dışındakı bütün Torinolu oyuncular hayatını kaybetmiştir bu feci kaza sonrası. Torino özelinde İtalya'ya hüzün hakimdir. 500 binin üzerinde insan oyuncuların cenaze töreni sırasında Torino sokaklarındadır. (Savaştan yeni çıkmış bir ülke için cok ciddi bir rakamdır.)

Ligin bitimine 4 hafta kalmıştır. Ligde rahatlıkla şampiyon olması beklenen Torino'dan geriye büyük bir trajedi kalmıştır. Torino maçlara genç takımı ile çıkma kararı alır. Rakipleri sırasi ile Fiorentina, Genoa, Sampdoria ve Palermo'dur. Ancak futbol şimdiki gibi acımasız değildir. Torino'nun rakipleri de sahaya genç takımları ile çıkar. Torino'nun gençleri 4 maçlarını da kazanarak Torino'ya üst üste 5. şampiyonluklarını getirirler.

Bu dönemde oynadığı futbol ile İtalya Ligi'ni domine eden Torino ekibine muhteşem Torino anlamına gelen “Il Grande Torino” deniliyordu. Torino'lu oyuncular sadece kulüp düzeyinde değil milli takım düzeyinde de İtalyan futbolunu taşıyorlardı. 1947 yılında Italya ile Macaristan arasında oynanan milli maçta kaleci Valerio Bacigalupo dışında sahaya çıkan tüm oyuncular o dönem Torino kadrosunda yer alıyorlardı. Yaşanan kaza sadece Torino'yu değil İtalyan Milli Takımı'nı da olumsuz etkilemişti. Torino takımının toparlanması uzun yıllar almış 1975-1976 sezonuna kadar bir daha Italya Ligi'nin zirvesine çıkamamıştır takım. 1976 yılındaki şampiyonluktan sonra yaşanan duygusal anları o dönem takımın kaptanlığını yapan Renato Zaccarelli'nin ağzından dinleyelim; “Kazanılan şampiyonluktan sonra bütün taraftarlar büyük bir kalabalık halinde Superga Tepesi'ne doğru yürüyüşe çıktılar. Planlanmış birşey değildi. Herşey doğal gelişmişti. Futbolcular olarak tepeye çıkmak istemiş ancak kalabalık nedeni ile başarılı olamamıştık.”

Yaşanılan şampiyonluğa rağmen “Il Grande Torino” efsanesi bir daha canlanmadı. Torino'nun bugün ki hali ise hepinizin malumu. Kimilerine göre Italyan Futbol tarihinin en başarılı ekibi olan “Il Grande Torino” pek çok Torino taraftarının hafızasında acı bir anı olarak hala yaşamaktadır.

Stereotyped From Enes Özbey

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Efsanevi Maçlar Ep4; S.Gijon - R.Sociedad 1979

İspanya'da General Franco'nun devrilmesinin üzerinden 5 yıla yakın bir zaman geçmiştir. Ancak futbolda hala Madrid etkisi devam etmektedir. Barcelona, Sporting Gijon, Sociedad gibi takımların çabalarına rağmen şampiyonluk Madrid dışına cıkmamıştır bu 5 yıllık süreçte. 79/80 sezonunda Sociedad, son haftaya kadar namağlup şekilde lider gelir, ancak son hafta hem de 9 kişi kalan Sevilla karşısında aldıklari 2-1'lik mağlubiyet hem ilk hem de en acı yenilgileri olur ve Real Madrid ust uste 3, son 6 yilda ise beşinci şampiyonluğunu elde eder Sociedad'in önünde.

Bir sonraki sezon da yine iki takim zirve mücadelesi yaparlar. Son haftaya girilirken zirvede 44 puanla Sociedad, hemen arkasında ise 43 puanla Real Madrid vardır. Sociedad'a şampiyonluk için beraberlik yeterli olacaktir zira iki takim arasında oynanan maçların ilki 1-0 Real lehine, ikincisi ise 3-1 Sociedad lehine sonuçlanmıştır ve ikili averaj üstünlüğü vardır lacivert-beyazli ekibin. Real'in rakibi ununu eleyip, eleğini asmış ve Real ile yakın politik bağları olan Real Valladolid'dir. Sociedad ise o dönemler İspanya'nın hatırı sayılır takımlarından Sporting Gijon'un misafiridir. Real Madrid'in golcü oyuncusu Juanito da mac öncesinde yaptığı açıklamada, şampiyon olurlarsa saha ortasindan soyunma odalarına kadar sürüneceğini söyler. Maçlar başlamıştır ve herşey Real'in istediği gibi gitmektedir. Real Madrid, Valladolid karsisinda 3-1 galip götürürken maçı, müthiş bir sağanak yağış altında oynanan maçta, Sociedad deplasmanda 2-1 mağlup durumdadır Sporting'e karşı. Gijon'da maçın son saniyeleri oynanmaktadir. Madrid'de şampiyonluk şarkıları söylenirken, Sociedad taraftarlari iki yil üst üste aynı yıkımı yaşamanın moral bozukluğu içindedir. Ama klişe söylemle maç 90 dakikadir ve henüz bitmemiştir. Sociedad'da Jesus Zamora sahneye çıkar ve skoru 2-2'ye getiren golü atar. Maçın bitiş düdüğünü o gün Zamora çalmıştır adeta. Resim bir anda tersine dönmüştür. Sociedadlilara bayram, Reallilere hüsran vardır.

Bu şampiyonluk son dakikada kazanılan sıradan bir şampiyonluk değildir İspanya'da. İspanyol futbolunda bir dönüm noktasıdır da aynı zamanda. Yıllarca Franco'nun baskısı altında yaşamış Bask bölgesinin Franco devrildikten sonra elde ettiği ilk şampiyonluktur kazanılan. Bu şampiyonluğun Franco'nun takımı Real'e karşı kazanılması ise ayrı bir mutluluktur Basklılar için. Bu şampiyonluğun ardından bir süre İspanya Ligi'nde Bask rüzgarının etkisi hissedilmeye başlıyordu. Sociedad ertesi sene de ligi onde göğüslüyor, sonraki iki sezon ise mutlu sona Bilbao ulaşıyor ve La Liga şampiyonluğu 4 yil üst üste Bask bölgesine gidiyordu. Real Madrid ise üst üste 5 sampiyonluk yaşayacağı o efsane donemden önce 5 yıl şampiyonluklara ara veriyordu.

Stereotyped from Enes Özbey

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Cenabet Adamlar Atlası Ep10

Tarihler 4 Temmuz 1999'u gösterirken Arjantin ve Kolombiya Paraguay'in ev sahipligi yaptığı Copa America grup mücadelesinde Feliciano Caceres Stadi'nda karşı karşıya gelmektedirler. Arjantin maçın favorisidir ancak Arjantinliler Partin Palermo'yu hesaba katmamışlardir. Maçın henüz 5. dakikası oynanırken kazanılan penaltıda topun gerisine geçen Palermo'nun sert vuruşu üst direğe çarpar ve sahayı terkeder.

Palermo takımını öne geçirme şansını değerlendirememiş, 5 dakika sonra ise Kolombiya kazandigi penaltiyi Cordoba ile gole cevirerek 1-0 one gecmistir. Dakikalar 76'yi gosterirken Kolombiya'nin 1 farkli üstünlüğü devam etmektedir. Arjantin bu dakikada bir penalti daha kazanır. Topun gerisindeki isim yine Palermo'dur. Palermo bu kez direğe iş bırakmaz ve topu doğrudan dışarı yollar. Arjantin beraberlik şansını da yine Palermo'nun ayağından değerlendirememiştir.

Kaçan bu penaltidan sonra Kolombiya 2 gol daha bulur ve skoru 3-0'a getirir. Maçta doksanıncı dakika oynanırken Palermo ceza sahasi içinde yerde kalır. Hakem bir kez daha penalti noktasini gösterir ki bu maçta verdiği 5. penalti kararıdır Paraguayli hakem Ubaldo Aquino'nun. Penalti atışı için topun gerisinde yine ayni isim vardir; “Martin Palermo”. Palermo bu penaltıda kaleyi tutturur ama bu kez de kaleci Calero gole izin vermez ve Palermo Arjantin'i şeref sayısından da eder kaçırdığı penaltı ile. 3 gün once Ekvator karşısınnda 2 gol atan ve göklere çıkarılan Palermo, bu kez bir anda dünyanın en kötü santraforu oluverir. Palermo'nun başina gelenler Türkiye'de yaşanmiş olsa idi, maçtan sonra arkadaşlarının kendisine yönelteceği ilk eleştiri, “Cenabet misin be arkadaş!” olurdu muhtemelen. Palermo golcülüğü ile olmasa da bir maçta gösterdiği 3 penalti kaçırma başarısı(!) ile adini ölümsüzleştirmeyi başarır.

İlgili olayın Videosu şu linkte.

Stereotyped from Enes Özbey

20 Ağustos 2009 Perşembe

Derbies: Golden Chain Derby

Futbol oyle bir mecra ki, hayata dair herşeyi sahada görebiliyorsunuz zaman zaman. Bazen öyle anlar oluyor ki, böyle bir şeyin sahada olmuş olabileceğine ihtimal vermiyorsunuz. Şimdi okuyacağınız yazının da sizi benzer düşüncelere sürükleyeceğini zannediyorum. Lafı daha fazla uzatmadan 18 yıl öncesine gidelim ve yaşanan bu ilginç olayı hep birlikte yeniden hatırlayalım.

Tarihler 1991 yılını gosterirken, Uruguay'ın en önemli iki takimi Penarol ve Nacional klasikleşen bir derbi maçında daha karşı karşıyadırlar. Sıradan bir derbi maçı gibi görünen mücadeleyi unutulmaz kılan olay henüz yaşanmamıştır. Nacional bir köşe vuruşu kazanır. O zamanlar henüz Avrupa ile tanişmamış, maçlara taktığı altın kolye ve takılarla çıkması ile ünlü, Panamalı golcü Dely Valdez de ceza sahasındadir. Dely Valdez'i marke etme görevi ise Penarol savunmacısı Jorge Goncalvez'e düşmüştür.

İkili arasında normal gibi görünen bir mücadele yaşanmaktadır. Bu mücadele esnasında Goncalvez, Dely Valdez'in altin kolyelerinden birini çeker, koparır ve çorabının içine saklar. Maçin atmosferinde kimse farkına varmamıştır olayin. Ama Goncalvez'in yan kesicilik girişimi kameralardan kaçmamştır. Maçtan sonra polis ve Dely Valdez soyunma odalarinin dışında Goncalvez'i beklemektedir. Goncalvez tutuklanır ve götürülür. Daha sonra çaldığı zinciri iade etmesiyle hakkındaki suçlamalar düşürülür ve serbest bırakılır Penarollu oyuncu.

Kendisine yoneltilen “Neden Yaptın?” sorusuna verdigi “ O an ne düşündüğümü bilmiyorum.” cevabi ile de boyle bir girişimde bulunmak için ancak ne yaptığını bilmeyen birisi olmak gerektiğini de göstermiştir Uruguayli oyuncu. Yaşanan olay, oynanan onlarca Penarol-Nacional derbisi arasinda bu maci özel bir yere taşımış, ve maç “Golden-Chain Derby” olarak anılmaya başlanmıştır.

Stereotyped from Enes Özbey