Bad and Ugly etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bad and Ugly etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2010 Salı

Bad and Ugly Ep13

Bruce Grobbelaar, taşıdığı birkaç etnik köken sayesinde buralara kadar gelmiş biri iken, onu efsane yapan kavramın etnik köken, trajedi haline dönüştüren kavramın ise bu etnik kökenden kaynaklanan kişilik bunalımları olduğu yadsınamaz.

Klasik 1974 Batı Almanya oyuncu prototipi halini almış bünyesini, Güney Afrika kanı ile birleştiren Grobbelaar, Liverpool'un 1980-1994 seneleri arasındaki "başarılıdan" çok, "efsaneleşmiş" kadronun belkide tek değişmeyen oyuncusu olduğu, onu, ve dolayısı ile futbolculuk kariyerini gözümüzde sağlamlaştırabilir.

Ancak ne var ki, o klasikleşmiş tabirle bir figürdür. Bugün aynı hareketlerle ünlü olan Dudek futbol kitaplarında yer alamadıysa, bu onun suçu değil; Ömer Üründül tabiri ile olgunlaşmış atakları elinde yumuşatan Bruce Grobbelaar sayesindedir.

Bruce Grobbelar değişen 92 kuşağı Liverpool'una hiç uyum sağlayamadı. Artık 1984 yılındaki finalde Liverpool'u ipten alma hikayesi yerini, taraftarla kavga eden, şike yapan, küfürbaz, uyumsuz hikayeleri aldı. Bugün, hala, yine aynı veteran futbolcu hikayeleri vardır dört bir yanda. Ancak Bruce Grobbelaar'ın durumu biraz farklı idi.

Onu efsane yapan etnik kimliğinin baskısı altında, soğuk İngiliz şakalarından olan " Güney Afrika, Güney Afrika'da mı?" sorusunu soran Ian Rush'a tabiri caizse gider yapmamıştır Bruce Grobbelaar, o gün oynanan Cardiff City maçını satmıştır. Parası güzel gelince kötü giden sezon boyunca tam 9 maçı kendi elleriyle vermiştir. Ve Liverpool kariyeri o noktada bitmiştir.

Sırf Hükümet yanlısı olmamak için Zimbabwe milli takımında oynamış, Ira'nın İngiltere üzerindeki baskısının yoğun olduğu günlerde İrlanda Tişörtü ile Merseyside'da dolaşmış biridir Grobbelaar.Ertesi sezon açılışı sırasında bıyığına pasta kreması değdiği için ona gülenleri ertesi gün hazırlık maçında üzmüş, artık geriden geriye emekliliği istenen bu adamın tek bir şart oluşmuştu. Ona emeklilik maçı düzenlenecek, ve Kenny Dalglish kaleye geçecekti.

Kabul olunmadı.

Zaten o noktadan sonra kimse yanına yaklaşıp "Bıyığında bir şeyler var ağabey, ayran mı içtin?" diyemedi.

Sessiz sedasız Liverpool'dan ayrılıp 13 senede 16 kulüp değiştirdi.

6 Aralık 2009 Pazar

Bad and Ugly Ep12

Bazen bir iş, oluşu uzun uzadıya aksedip anlatılmaya çalışılan konunun dışına çıkabiliriz; bu Vinnie Jones de olsa.

Varolsun, kendisi dünya üzerinde Gazza'nın erkeklik oranı ile birlikte anılsa da, futbolu samimi bulmadığını belirterek olağanca hızlı bir biçimde film endüstrisine yatay bir geçiş yapınca, rakip forvet oyuncuları Mr.Bossballer'ın gazabından ve gıyabından sevk olmuştu.

Kara kaplı istatistik kitaplarından hiç hazzetmem, lakin Vinnie Jones'ın kariyeri boyunca hiçbir kulübe bonservisi elinde, telli duvaklı gitmediğini belirtmek lazım. Hep bir arızanın, ark'ın merkezinden çıkmış bu canavar, ya hayat kadınını kafan çok büyük dediğinde ölesiye dövdüğü için kovulmuş ya da Gazza ile cinsel hayatınız nasıl sorusunu sormakla hayatının hatasını yapan çakırkeyif İngiliz futbolseverlerini kovalamakla meşgul olduğu için kulüplerden kovulduğuna dair dilekçeler eline ulaşmamıştır.

Bizimkisi gayet tabi mübalağa, düşene bir tepik de kendince nasiplenme metodu.

Vinnie Jones belki de futbolu bırakırken ana sebep olarak haşarı yahut uyumsuz olma içgüdüsünü gütmedi. O dayısı gibi küçük bir sahil kentinde sinema salonu sahibi olmak istiyordu. Ölçüyü kaçırdı, artık o bir sinema yıldızı.

20 Ekim 2009 Salı

Bad and Ugly Ep11

Ron "The Chopper" Harris, 20 yıl boyunca Chelsea formasını giyen ve Mavililerin gözünde efsane bir oyuncu olmasına rağmen bugün futbol kitaplarında "Tarantino kan efekti desenli" sayfalarda yer alması futbolun bir "gereği" , hatta ihtiyacı olur.

Öncelikle Chopper mâhlasının Amerikadaki anlamı gibi olmadığını, İngiltere'de argo anlamı erkek üreme organı olduğunu belirtmek lazım. Ansiklopedi ağzı ile konuşmaktan hazzetmem ancak bu mâhlasın Ron Harris'e verilmesinin sebebi çok açıktır. Londra'da oynanan ve maçtan daha çok hangi iki oyuncu ilk kırmızı kartı görür'ün tartışıldığı maç sırasında bahsi kapatan ve ben ölmedim mesajı'nı Norman Hunter'a veren Ron Harris, gayet tabi maçın 34. dakikasında kırmızı kartı görüp çıkarken Norman Hunter'ın da kırmızı kart görmesini engelliyordu. Çünkü maç sırasında Leeds United'ın kullanacağı korner sırasında direkt olarak Norman Hunter'a gider ve hakemin göremeyeceği şekilde sağ kroşe çıkınca Hunter yere yığılır. Yere yığılan Hunter'ın ağzına bir tutam çim vermeyi de ihmal etmeyen Harris'in yanına hakem yaklaşır.

Hakem aslında olayı görmez. Ama kırmızı kartı direkt olarak Harris'e verir. Bu olayın gecesi Leeds United'a giden Norman Hunter'a posta ile vibratör yollayan Harris, mesaj vermek için illaki atların kafasının kesilmemesini göstermiştir belki de. Ancak bu olay duyulduğunda onun lakabı hazırdır; "The Chopper"

Bu bağlamda, bugün Premier ligdeki hakemlerin sertliklere karşı toleransının bir orjinin bulunduğunu söyleyebiliriz açıkcası. Bilhassa 1960-1984 arası İngiliz takımlarının hücum hatlarıyla değil de savunma hatlarıyla övünmesi ve bunu orantılı güç kullanarak yapmaları tezimizi güçlendirir.

Ron Harris ile ilgili bir not da şudur; Chelsea kulübünden Brentford kulüne oldukça yatay bir geçiş yapmasının sebebi, Chelsea taraftarlarını bir bar kavgasında beyzbol sopası ile kovalayan Harris gerekçe olarak alkollü taraftarların kalçalarına imza attırmak isteğidir.

Lakabı(Chopper) ve kişiliği gereği bu ince nüktedan'ı anlamayan Harris, taraftarın gerçekten o bölgesine imza atmak istediğini sanar ve taraftarları kovalar. Ve bu olay sonucunda emeklilik sinyalleri verir.

Her ne olsa da, bugün bile Chelsea kulübünde en çok formayı giyen oyuncu olarak alkışı hak ediyor Harris.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Bad and Ugly Ep10

Serinin yeni konuğu Norman Hunter. Size, sadece "Antreman sırasında kendisine futbol tabiri ile kötü dalan Ray McHale'i iki yerinden çatlamış ayağı ile göl kenarına kadar kovalayan bir adamdır Norman Hunter" desem ve bu yazıyı sonlandırsam, sanırım tezahürünüzde bu kişiyi bulabilirsiniz.

Ama "Bite yer Legs" lakaplı Norman Hunter'ın vukuat listesi epey bir uzun olduğu için bu yazıyı sonlandırmak biraz anlamsız olur. Siz de deneyebilirsiniz, Google'da "Norman Hunter" ile "Norman Hunter ve sakatlamak" fiilerini aratırsanız hangisinin sayısının baskın çıktığını görüp çeşitli interaktif ortamlarda bulunan görselleri izleyerek bana hak verebilirsiniz.

Norman Hunter, dönemin "kötü çocukları" olan Leeds United'da oynarken as takım ile yapılan hazırlık maçında kendi mevkidaşını bilinçli bir şekilde sakatlayarak as takıma yükselmiştir(Kaynak: Whos Who Of). Bu bilinçteki birinin Leeds United efsanesi olmasını yadırgamak bize düşmez ama Leeds forumlarında kendisi hakkında maçlardan sonra stad'dan Alman kurdu ile ayrıldığı şeklindeki bir olay şehir efsanesi olmuş durumda.

Zira Gazza'nın hakemin kartını saklayarak maçın sonlarına doğru hakeme sarı kart göstermesine benzer bir durumu Norman Hunter'da yaşatmıştır, biraz farkla. Çünkü Hunter maçtan sonra kendisine o maça çıkana kadar 6 maç ceza vermiş Football Association'a tepki vermek için kendisiyle önceden getirdiği ve çorabına sakladığı kırmızı kartı hakeme göstermiştir.

6 maçlık cezanın sebebi ise kendisi ile maç sırasında "Taç atışı" kavgası yapan Arsenalli Frank McLintock'a kafa atmasıydı.

Daha fazla yazmanın bir mânası yok.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Bad and Ugly Ep9

Başarıya giden her yol mübahtır sözünü futbolda belli bir zaman boyunca Almanya'ya kaptırmadan kendine motto edinmiş İtalyan futbolu, kimi zaman onları izlerken "bu adamlar günlük hayatlarında da mı bu kadar sert?" sorularını kendi kendimize sordurduğu yıllarda Catenaccio düsturunu benimsemişlerdi. Nitekim 82 Dünya kupasında Latin Amerika ülkeleri kıvamında top koşturdukları süresince sanki psikiyatr tedavisi altında izlenimini vermişler, ama Catenaccio'nun öldüğünü çaktırmadan el altından göstermişlerdi. Doğru ya, catenaccio ölmüştü; ama o ruh ölmemişti. Hele Marco Tardelli'nin içindeki ruh.

Marco Tardelli, şahsi kanaatimce İtalyan futbolunun gördüğü en sert orta saha oyuncusu idi. Bugün, daha doğrusu geçmiş yıllarda "topu kaptıran Hasan Şaş koşuşunun" mucidi ve daha önemlisi ihracını Tardelli dünyaya kazandırmıştır. Capanne doğumlu Marco, doğduğu şehrin ezeli rakibi olan Pisa'ya gittiğinde kiralık yıllar yaşamış, bir sonraki sezon Como forması ile çıktığı ikinci maç olan Pisa maçında kendisinin Pisa'dan kiralık olarak yollanmasını mesul tuttuğu mevkidaşı Benaglio'nun burnunu kırarak maçı bitirmiştir.

Juve'de kazandığı şampiyonluklar sonrası hiçbir sebep yokken İnter Nazionale'e küfürler yağdıran ve hatta bu küfürleri Torino şehri mensuplarına ezberlettiren bu adam, bir gece yarısı kaçamağı ile İnter'e transfer olmuş ve gittiği Juve deplasmanında taraftara Souness misali ulubatlılık yapınca İnter'den de fişi çekilmiştir. İtalya'da istenmeyen adam olan Tardelli her İtalyan mahkumun sürgün yeri olan İsviçreye gitmiş ve burada St. Gallen takımı ile teknik direktör olarak anlaşmış ama dayanamayıp tekrar sahalara dönmüştür.

Sahalara artık hem oyuncu hem menajer olarak çıkan Marco Tardelli, İsviçre'de çıktığı ilk maçın sonunda taktiğini uygulamak istemeyen orta saha oyuncusu Honder'i maç sonunda stad dışına kadar kovalamıştır. Ama İsviçrede de pek tutunamamıştır Tardelli.

Tam 20 yıl önce kovulduğu Como'ya bacadan girmiş ve bu sefer affını istemiştir. Como'dan üstelik bu sefer para da istememiştir. Ama iki yıl sonra maçlardan önce bahis oynadığı gerekçesi ile Comodan bir ezeli rakip Cesena'ya geçmiştir. Bahis oynamasının sebebini soranlara da "Bana para vermiyorlardı" cevabını vermişti.

Catenaccio ruhu bazılarının içinde ölmemiş, hala yaşıyordu.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Bad and Ugly Ep8

Çanakkale savaşından sonra sıkça anlatılan bir olay vardır topçu Seyit Onbaşı hakkında. Malumunuz, savaş sırasında kaldırdığı yaklaşık 300 kiloluk topu savaş bitiminde fotoğraf çektirmek isteyen yabancı muhabirler için kaldıramamıştır. Onun yerine maket bir topu sırtına alıp poz vermiştir. Öncelikle ne alaka diyebilirsiniz, demelisiniz de. Çünkü Terry Butcher otobiyografisi için o meşhur İsveç maçında yaşadığı sakatlık ve sakatlık sonrası yaşanan kareleri yeniden yaşatmak istemiş ve başarılı olamamış anlaşılan tıpkı Seyit onbaşı gibi. Olayın özü o anki hırsı ve inancı yaşamak(tı) olsa gerek.

Terry Butcher'ı hiç izlemeyenler için oyun anlayışı için referansı soyadı ve anlamı olabilir elbet. Dost ortamlarında her zaman bir iddiam vardır Terry Butcher hakkında. Derim ki, onun bu kadar "kasap" bir oyuncu olduğunun pek görünür olmasının sebebi takım ve tandem arkadaşlarının Gazza, Adams ve Lineker gibi başka "kasap" oyuncuların olmasıdır. Hala da doğruluğu üzerinde adım gibi eminimdir.

Ulusal takımdan hocası Bobby Robson'un Butcher hakkında anlattığı bir olay vardır, paylaşmak isterim;

"... Butcher'ı ilk azarladığım zaman yanılmıyorsam Fransa'da kamptaydık. Haklıydım, çünkü çok ağır bir oyuncuydu. Bir çok kere söylememe rağmen beni dinlememişti. Hatta o meşhur golün (Maradona'nın golü) sorumlusu odur. Ama kabul etmez bunu yıllardır. Ben onu ilk kez azarladığımda "bir kedi kadar yavaşsın dostum" demiştim. Ertesi gün hepimiz öğle yemeği yerken arabaların park ettiği bölgede koşuşturan bir adam gördük. Otel yetkilileri Terry Butcher'ın otoparkta kedi kovaladığını söyleyince ne kadar arıza bir adamla çalıştığımın farkına vardım..." Bobby Robson, Daily Mail interview, May 94

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Bad and Ugly Ep7

Türkiye'de geniş bir Evertonian kitlesi olduğunu biliyorum. Zati, bir sonraki yazı Liverpool- Everton arasındaki tarihsel gelişimle ilgili olacak. Ancak 90'lı yılların ortasında henüz Premier ligi ülkemize devlet televizyon kanalı ile girdiğinde Everton ve Wolverhamton'a sempati duyanlar çoğunluktu. Ancak ben Merseyside'ın mavi tarafına gönül versem de sırf Duncan Ferguson yüzünden bu sempatim dolayısı ile nötrleşirdi.

Evine giren hırsızı döverek 3 ay komada kalmasını sağlayan, araba parkı için kavga ettiği polise darp edip tazminat olarak 1999 yılında Everton'da kazandığı kadar parayı veren, ve para marjı bitince kulübüne bağımlılığı kalmayıp daha da aksileşen, hırçınlaşan Duncan Ferguson.

Onunla ilgili hatırladığım şeylerden birisi -yılını hatırlamıyorum- yine attığı kafa golünden sonra golün iptal edilmesi üzerine önce yan hakemi kovalaması ve bundan vazgeçip daha yakındaki orta hakemin üzerine yürümesi, Liverpool maçı öncesi gece tesislerde kalmayı tercih edip içki alemi yapması, ve en önemlisi kornerde markaj altına aldığı Roy Keane'in göğüs kafesini çatlatacak kadar şarjda bulunması.

İngiliz hakem Graham Poll'un kısa otobiyografisinden bir yazıyla Ferguson'u pekiştirelim;

"....Birgün yine Coventry'de maç verildi bana. Tipik rutinlerle sahada ısınırken -bu arada F.A cup maçı olmalı- Joe Royle yanıma yaklaşıp Duncan Ferguson ile Coventry'nin Danimarkalı oyuncusu Olgersen arasında daha önce tatsızlıklar yaşandığını, kendisinin maç öncesinde Ferguson'u bu konuda uyardığını, ancak bu yüzden pozisyonlara bu gözle daha dikkatli davranmamı söyledi. Genellikle böyle olur; maçtan önce menajerler yanıma gelir, benim ne kadar iyi hakem olduğumu söylerlerdi vesaire... Maç başladı henüz başlarıydı galiba, 15. dakika falan. Duncan Ferguson korner mücadelesinde eşleştiği adam Olgersen olmadığı halde bir şekilde gitti Olgerseni buldu ve sırtına kroşe attı. Ben bunu görünce tabi direkt kırmızı kart verdim....."

Ferguson 90'lı yılların İngiliz futbolunda çok görülmese de iyi bir pivot santraforu idi. Kariyerinde 402 maç oynayan Ferguson'un 98 golü olmasına karşın 91 sarı, 25 kırmızı kartı vardır(!). Bir Santrafor'un bu denli kart görmesi onun oyun karakteri hakkında bizlere bilgi veriyor aslında.

Bir sonraki bölümde Terry Butcher olacak. Bu sefer ciddi ciddi sopaları hazırlayın.

24 Temmuz 2009 Cuma

Bad and Ugly Ep6

Güzel oyunu oynayanlarla taraftarlar arasında her daim bir bağ oluşmuştur. Hatta taraftarlar bu bağı yaklaştırmak için oyunculara "Çirkef, Çirkin, Deli, Playboy" gibisinden daha bir çok türetilecek lakaplar takılmıştır. Kimi bunu kabullenmiştir, kimi de kendine yedirememiştir. Örneğin, Alan Shearer. Kendisine "Su Aygırı" lakabı takıldığında taraftara küsmüş, ligin sonlarına yaklaşıldığında Şampiyonlar ligi ufukta gözüktüğünde taraftara Alan'ın kalbini kazanmak için Newcastle'ın kuzeyinde bulunan 39 metrelik "Kuzey kızı" heykeline Alan Shearer forması giydirmişti.

Ancak konu Alan Shearer olmadığı gibi, güzel de değil bölüm gereği. Çünkü Edmundo'dan bahsedeceğiz. Lakabı "The Animal" olan Edmundo'dan.

Edmundoyu 1998 Brezilya kadrosundan hatırlayacak olanlarınız vardır belki de. Pasarella tarzı ile Van Basten çevikliğini birleştirdiğimizde belki bir Edmundo eder, belki. Ama onun oyun karakterinden bahsetmez isek.

Uzun uzadıya yazmak değil niyetim. Edmundo, Palmeiras'da oynarken Sao Paolo maçında oyuna giren üç oyuncuyuda sakatlayarak maçı bitirmiştir. Üstelik sarı kart bile görmeden. Ha keza bu youncuları bilerek sakatlamasından dolayı taraftarlar ona "The Animal" lakabını takmıştır. Ama Edmundo bu lakaptan zerre gram üzüntü duymamış, psikolojisi bozuk travma belirtisi geçiren bir insan gibi yaşamını bir maymunla devam ettirmiştir.

Palmeiras'da oynarken takım arkadaşını tırnak makası ile yaralayan Edmundo, bu olaydan sonra Jet hızı ile Flamengoya transfer olmuştur. Flamengo'ya transfer olan Edmundo"The Animal" alkollü iken kaza geçirip üç kişinin ölümüne sebep olmuştur. Yani tüm bu yaptıkları bu bölüme girmek için yeterli.

Yazıyı sonlandırıken, Edmundo'nun Napoli'den kovulurken Santos'a kiralanması sırasında futbol kitaplarına geçecek kadar komik bir olay yaşanmıştır. Çünkü Edmundo bir bar kavgasında Barrigli ailesine mensup bir mafya babasının oğlunun kafasında votkayı kırıp Rio'ya ağzı yüzü dağılmış şekilde dönmüştü.

8 ay, 3 kişiyi kazada öldürdüğü için hapiste yattığını söylememiş olayım, bari .....

Not: Bu bölümün gelecek yazısı Duncan Ferguson olacak, sopaları hazırlayın.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Bad and Ugly Ep5

Bu bloğa iki-üç dakika ayırmış birisi yazılardan dolayı bloğun konseptinde "iç hatların" olmadığını kavrayabilir, kabul. Ancak bunun sebebi halihazırda bilinen bir yığın verinin tekrar ortaya atılmaması için. Yoksa ömrümüz ve blog yazma şevkimiz olduğu sürece Baba Hakkı, Lefter gibi efsaneleri yazmaz isek ayıp.Tıpkı Alpay Özalan gibi.

Oturup vicdanımızla yüzleşince Alpay'ın bu bölümde yer almayı fazlasıyla hakketiğini görebiliriz.

Alpay'ın oyun sitilini tekrar tekrar hatırlatmaya gerek yok. Onu ve oyun stilini anlamamız için gayet tabii 90'lı yılların başında içi kokmuş Çekoslavak defans kurgusunu ve stilini de anlatmamıza gerek yok. Çünkü Alpay her kulüp yönetimi ve teknik kadronun bugün bile isteyeceği türden bir oyuncu idi. İtalyanların sert ama kıvrak zeka kombinezeli defans anlayışı ile tipik Çekoslavak defans anlayışını harmanlamış garip bir oyuncuydu Alpay.

Kabul, onu Alpay yapan ve dahası "Aston Villalıktan" çıkaran şey de aynıydı. Alpay teorikte milliyetçi ama pratikte profesyonellikten uzak bir oyuncu idi; futbol sahasında bunlara hiç yer/zaman yokken üstelik.

Bir düşünün; Les Ferdinand Beşiktaşta oynarken farz-ı mahal milli maçta herhangi bir Türk oyuncusu ile gereksiz bir diyalog/sataşmaya girsin; Ve bu olay üzerine bir de tepkimizi.

Tabi olay bu değil. Alpay Özalan'ın kariyerindeki defans mentalitesinin bugün konuşulmamasının sebebi aslında bu olay bile değil. Alpay'ın Aston Villa kulübünün her yıl düzenlediği "Thanks God for Giving" gecesinde kesilen Hindi Rosto'nun ilk dilimini takım arkadaşı Gareth Barry'den alması onun sonu oldu.Çünkü bizzati tanıdığımız Alpay o geceyi de kavga çıkararak zehir etti. Ha keza verilen bu ilk dilim artık bayağılaşmış Hindi/Turkey şakası değil bizzat o sene kaptanlığı alan genç oyuncu Barry'nin takım içindeki dengeleri sağlama almaya çalışmasındandı.

Futbol/futbolculuk sahte bir meslek. Belki Alpay dönemin kötü forveti Donalds'a kızıldereli biblosu verse takımda kalırdı. Çünkü Alpay'dan daha iyi bir oyuncu değildi Donalds. Belki Alpay takımın genç umuduna(Gareth Barry) kaya gibi çarptı; kariyerini mahvedeceğini bile bile.

16 Haziran 2009 Salı

Bad and Ugly Ep4

Tam adı Terence Charles Yorath olan ve Ada'nın kuzeyinde Terry Yorath olarak bilinen, ama bundan önemlisi, hani bizim futbol lügatımızda kasap olarak geçen kelimenin Ada coğrafyasındaki izdüşümü Leeds Butcher'dan bahsedeceğiz.

İngiltere gibi futbolun mücadele gücünün üst seviyelerde oynandığını sadece Ömer Üründül bilmiyor artık. Bizlerde ziyadesiyle interaktif ortamların nimetini kullanarak maçları izleyebiliyoruz. Yeri geldiğinde "Bu pozisyon Türkiye'de olsa kesin kırmızıydı" dediğimiz maçlar izlesek dahi bu Terry Yorath'ın İngilterede toplamda 4 oyuncuda bulunan "kasap" lakabını nasıl elde ettiğini açıklayamıyor. Çünkü elimizde onun hakkında fazlaca veri yok.

Tek bilinen, bu konu hakkında yabancı forumlara sorular sorulduğunda herkesin susması. Hep böyle olur dost meclislerinde; "Ama Tayfur Havutçu iyiydi zamanında" dendiği vakit kimse birşey demez, demek istemez. Bu ne Tayfur Havutçu'nun iyi ya da kötü futboluyla açıklanamaz. Burada futbolun efektifliği devreye girer. Çünkü Tayfur maç içerisinde ne gözüken ne de gözükmeyen bir adam olmuştur. Ama Kemalettin, sıradan futboluna kontrolsüz hırsını, azmini katınca bugün bile onu hatırlamamıza yardımcı olmuştur.

Terry Yorath'Leeds Butcher' da bugün kariyerinde gördüğü 21 toplam kırmızı kartı ile hatırlanıyor. 1997 yılında Lübnan'ın başındayken Play-off maçında rakip oyuncuya Yılmaz Vuralvari tekme atınca hakem kırızı kart gösteriyor. Zaten o da kariyerinin son kırmızı kartı oluyor.

7 Haziran 2009 Pazar

Bad and Ugly Ep3

Steve Ogrizovic. Kendisi esasında blogun hem Hall of shame bölümüne hem de Cenabet adamlar serisine dahi yazabilecekken biz onu bu bölüme monte ededuralım.

1975 yılında parlayan kariyeri ile "Sırbistan'ın kalesini 20 yıl idare eder bu adam" denilen Steve Ogrizovic, gayet tabii o dönemde patlayan Sırp milliyeçiliği ve çözümü henüz belli olmayan Yugoslavya sorunundan dolayı bir gece aniden İngiliz vatandaşı olmuştur. Hatta bir hafta sonrası Liverpool'a imza attığında deyimler bu sefer "İngiltere'nin 20 yıllık kalecisi hazır'a"dönüvermişti. Ancak Steve kariyerini o kadar kötü yönetti ki, beş yıl boyunca kaldığı Liverpool takımında sadece üç adet hazırlık maçında oynadı. Kariyerini düzeltmek için dağılan Yugoslavya ülkelerinden Sırbistan'a vatandaşlık için tekrar başvurduğunda Sırbistan ülkesi "vatan haini" damgasını onun yüzüne vurup, üstelik bir de ülkeye girişi yasakladılar. O, bunun üzerine üçüncü bir lig takımı ile anlaştı. Beş yıl sonra tekrardan Coventry City ile anlaşan Steve kariyerini yeniden canlandırma fırsatı bulacaktı. Ancak Premier lige yükselmek için oynanan play-off maçında akıllara zarar iki gol yiyince Coventry ona jübileye benzer biçimde teklif sundu ama o kabul etmedi. Bunun üzerine Coventry ona gel o zaman kaleci koçu ol dedi ve Steve kabul etti.

Tam iki yıl sonra uzak ülkelerde kaleci adaylarına bakan Steve, Kazakistan'da kaçırıldı. İngiliz Hükümeti bu olayla ilgilenmezken olayın faturası Coventry kulübüne mâl oldu. Coventry kulübü tam 1.5 milyon dolar fidye ücreti ile onu İngiltereye tekrar getirdi. Bu olaylar üzerine bir espiri yapmaz isek ayıp olur.

O döndükten sonra Coventry başkanı; "Bak Steve sana bunları yapma demiyorum, hobi olarak yine yaparsın" demiş olmalı.

2 Haziran 2009 Salı

Bad and Ugly Ep2

Serinin ilk yazısında bu seriyi neden yaptığımızı anlatmaya çalışmıştık. Amacım kimseyi dış görüntüsü ile yargılamak değil. Ama kafamızdaki yargılama mekanizmasının bu tarz fesat işlevlerle harmanlandığını belirtmemiz lazım.

Resimdeki oyuncu Trifon Ivanov, Bulgar oyuncu. Kenidisini bir zamanın ekol takımı olan Rapid Wien'den tanıyorum. Ancak onu ve oynadığı futbolu yıllardır hasbelkader düşünen ve bu travmadan kurtulan Bulgar halkı sayısının azımsanacak olduğunu sanmıyorum. Hani bizim meşhur tabirimizle "Takoz" olan, ama onu halihazırda eleştirdiğimiz için bu tanımlamayı kullanmayacağım.

Kendisi ile ilgili bir anektod okumuştum. Kısaca yazayım buraya. Sofya'da bara girmek isteyen Ivanov bara alınmaz. Bana inanmıyor musunuz, ben Trifon Ivanov, bu ülkenin kaptanıyım dediğinde ise -kuvvetle muhtemelen karşısındaki kapı görevlisi idi- görevli; Dostum sen yakışıklı bir adamsın diyerek onu içeri almaz. Belki orta sahadaki hırslı(!) oyununu o gece yaşanan olaya bağlayabiliriz, belki.

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Bad and Ugly Ep1

Çim sahalar ne Boyband uzantılarını gördü de çirkinlerini görmedi! Buna mukabil Recep'i sağ kanattan çıkarken gözlerini kapayan kapalı insanlarını düşünerek yazıyorum. İlk bölümümüzün konuğu Barnes. Kendisi yüksek ihtimal ile Best ile aynı takımda bulunduğu için kötü gözüküyordu gözükmesine. Bir de Beşiktaşlı Erkan ve Sülün ile oynadığını düşünsek bu listede olmazdı, olmamalı da. Kendisinin daha vahşi bir fotoğrafını buradan görebilirsiniz. Benim elim gitmedi blog'a koymaya.