Genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2010 Çarşamba

Hayat Yuvarlaktır & Klasik Futbol

Nesnel konular ve bilinen mazileri aktarmak bir köşede dursun, bloglamanın mantığı olan kişisel beğenileri sunmayı çeşitli interaktif köşelerde yazıyoruz yazmasına da, bu virallik istenilen kitleye sunulmadığı vakit yürekler öznel tarih kadar yapmacık kalıyor.

Bugün Türkiye'de futbol tarihi aktarmak, yazmak "Yanılmıyorsam" cümleleri ile başlıyorsa bunun evveliyatını sorgulamak abesle iştigal kalıyor. Best'in Ipswich deplasmanında giydiği ayakkabının rengi magazinsel tarihse, Moda FC kulübünün bugün Türkiye'nin en büyük kulüplerinden birinin mazisi olması ise bir o kadar broşür tarihi olarak kalıyor.

Daha çok kitlelere ulşaması adına size biri blog biri dergiden bahsedeceğim. Blog olanı Klasik Futbol blogu.

Çok açık söyleyeyim, Stereotype Ball bloğu içerisinde bulunan yazılar Klasik futbol bloğunun birer önsözü gibi. Zeitgeist futbola bulaşmış mıdır bilinmez, velakin ben futbol tarihine doyamadım diyorsanız Klasik futbol sizin için çok doyurucu yazılar sunmakta. Birgün gelirde yazılar para ile okutulacak denirse hiç çekinmem bu blog için.

Dergi olanı ise Hayat Yuvarlaktır dergisi.

Hayat Yuvaraktır ekibini aşağı yukarı tanırım. Dergi bedava dağıtılacak dense oturur yine yazarlar. Bu derece futbola bağlı insanların çıkardığı derginin piyasadaki tüm futbol dergilerinin hemen hemen hepsini okuyan biri olarak diyorum ki, bu dergi piyasadaki yabancı edisyonlu bir yığın futbol dergisi için birer kaynaktır.

Üstelik sadece büyükçe bir "yuvarlağa" satın alınabiliyorken.

Klasik Futbol Bloğu
Hayat Yuvarlaktır Dergisi

1 Şubat 2010 Pazartesi

2013

"Kötülerin kazanması için iyilerin seyretmesi yeterlidir."

Edmund Burke

23 Ekim 2009 Cuma

SB Derby Weekend

Herkese selamlar. Bir süredir kafamızda olan olayı harekete geçirdik. Mâlumunuz, bu hafta Fenerbahçe-Galatasaray maçı oynanacak ve gündemin rengi üç renkten oluşacak.

Stereotype Ball blog kadrosu olarak yazılarımızı bu derbiye kanalize ettik. Birçok tanınmış blog yazarı ve futbol yazarlarından bu derbiyle ilgili bizlere yazı yollamalarını istedik ve sağolsunlar bizi kırmadılar, yazılar yolladılar.

Sb Dery Weekend içerisinde bu hafta sonu yaklaşık 20-25 yazı olacak. Fenerbahçe-Galatasaray rekabetine dair tarihi notlar, olaylar, anektodlar ve daha niceleri hafta sonu bu blogda olacak.

Ulaşmadığımız ya da ulaşamadığımız blog yazarı arkadaşlar, varsa gönüllü olarak bize halen destek verebilir, bu konuda yazılar yollayabilirler.

İletişim için; stereotypeball@gmail.com

20 Ekim 2009 Salı

Hüseyin Ataş Stereotype Ball'da

Mâlumunuz, Türk futbol tarihi ile bilgim çok "kıt" ve ne yazık ki derin değil. Gayet tabi, bunun belli, başlıca sebepleri var. Misal; Türk futbol tarihinin orjini sayabileceğimiz Kadıköy F.C ile ilgili bir yazı yazmak için salt internet üzerinden araştırarak değil de bazı arşivlerden kitaplar çıkarabilmek gerekiyor. Açıkcası işin kolayına kaçmak daha cazip geldiği için ulaşması daha kolay bilgiler bu blogda oluyor.

Bu bağlamda, bu boşluğumuzu dolduracak bilgi ve birikimde olduğunu düşündüğüm sevgili kardeşim Hüseyin Ataş'ı blog kadrosuna dahil etmeyi uygun gördük karşılıklı olarak. Kendisini fazlaca tanıtmaya gerek ve beis görmüyorum. Çünkü Hüseyin, gerek çok sevdiği Adana Demirspor'a gerek Türk futboluna çok genç yaşına rağmen oldukça olgunluk ve büyüklükte katkılarda bulunuyor. Şüphesiz, yazılarına bu bloğun konsepti gereği devam edecek.

Kendisine hoşgeldin diyorum.

Zvonimir Boban ve İkiyüzlülüğümüz

Futbol garip bir oyun. Şu ortamda belki de onlarca kez futbolun içine siyaseti, dolayısı ile politikayı koyan kişi ve kurumlara bulunan nefretimizi belirtsek dahi, birgün bir futbolcu polise saldırdığında onu siyasi "ikon" haline getirebiliyorsak, illaki ironi oluşturma çabamızdan değil "ikiyüzlülüğümüzden" kaynaklanır.

Livorno, Demirspor maçında "Endüstriyel spora ve dolayısı ile Endüstriyel futbol'a" karşı durumumuzdan dolayı saf tutup, maç sonrası medya kuruşları ve sponsorlar bize yüz vermedi demek bu ikiyüzlülüğümüzü perçinlemez, ama iç kaygılarımızı harekete geçirir.

Zvonomir Boban'ın Kızılyıldız-Dinamo Zagreb maçında kavga ettiği polis, Zagrep taraftarı ve tipik bir Yugoslav komünisti olmasına rağmen bugün polisin değil de Zvonomir Boban'ı konuşuyorsak bir sebebi olmalı.

Aynı Boban'ın Yogoslavya dağıldığında apar topar Milano kulübü Milan'a kaçması bir yana, uçan tekme yiyen polisin iki yıl boyunca Hırvatistan'da hapis hayatı yaşaması da bizim maskemizi düşürmez. Çünkü biz alışkınızdır bu duruma.

Sevmez isek kanalı değiştiririz.

Aynı polisin hapisten çıkınca Boban'a "Benim suçum yoktu" minvalinde yolladığı mektuptan haberimiz yoktur. Çünkü Boban'ın bu olaydan dolayı Yugoslav mahkemelerine açtığı ve kazandığı tazminat davası parasından olma lokantası ile ilgileniriz.

Yetmezmiş gibi, yine aynı sayfalarda "Komünizm'in işlevsel olarak doğu bloğu ülkeleri futboluna mükemmele yakın hizmeti bulunmuş" der, ordu'nun bu ülkelerde futbolu kana buladığından şikayetçi oluruz.

Lucarelli gol atıp klasikleşen hareketini yaptığında öyle seviniriz ki Boban'ı unutmuşuzdur çoktan. Ama oligark ülkenin bir başka oligark takımına gittiğinde unuturuz onu. Yine aynı çağda Mussolini'nin takımına gittiğinde onu "sıradan" futbolcu olarak görürüz. Ama gösteri dünyasının adamı içine kapanmayıp Livorno'ya dönünce Kral döndü! nidalarını bürünürüz.

Aynı Livorno'nun Militar servis sermayesinden çıktığını görmez, Liverpool'un hükümet yanlısı kömür fabrikaları sendikasından çıktığını bilmez, Bilbao kulübünü'nün ulusçu milis paraları ile dönmeye başladığını hissetmeyiz.

Kral Alfonso, Franco, Mussolini, Pekhart, Marx deriz.

Ama "ikiyüzlülüğümüz" bize dem vurmaz;

Çünkü beğenmez isek bu sayfayı kapatırız.

15 Ekim 2009 Perşembe

...

.... (Yorumlar, halihazırda hakkında savcılıkta suç duyurusu bulunan malum şahsın, gerçek yüzünü gösteren eleştiriler ve ne idüğü belirsiz "adsız" yorumlar yollamasından mütevellit silinse de, konu ile ilgili yazı ise bu blogda malum şahısın adını kelam niyetine bile saymak istemediğimizden değil; interaktif sayfalarda ününün çoğalıp kendini bir çeşit "fenomen" sanmasını engellemek için silinmiştir.)

2 Ekim 2009 Cuma

Les Gones'in Düşeş Zarı Ep1/3


1986 yılında bir banka müdürünün Jean-Michel Aulas'ı arayıp Lyon hisselerini almak ister misiniz sorusuyla başlar Les Gones(The Kids)'in nam-ı diğer Olmpique Lyonnais'in hikayesi. Akşam yemeğinde biter bu muhabbet bitmesine; ama bu bitiş yeni bir başlangıç olacaktır. Fransa futboluna o yıllar damgasını vurmuş Saint Etienne, Nantes ve Paris St. Germain'in bu olaydan haberi yoktur.

Futbol tarihinde oluşmuş ve halihazırda bulunan ekollerin çoğu yeşil saha üzerinde bulunan oyuncuların oynadığı oyun üzerinedir. Kimi buna 3-5-2 kimi 4-5-8 der geçer de, Simon Kuper'i görmemiş adam'ın dramı her iyi oynanan takımın ardındaki total futbol'u yaftalamasından ibarettir. Futbol'un günümüze kadar efektifliği budur ama bunun altında yatan gerçekçilik Lyon'un, Porto'nun, Corinthias'ın başardığıdır.

Futbolda vicdan'ın olmadığı yerde başlayan kurumsallaşma bugün öylesine boyutlara ulaşmıştır ki bunu sadece sayısal verilerle anlayabiliyoruz. Bugün Hindistan'da en çok kullanılan beşinci erkek ismini kullanıp Hindistanda "Manu" adında dükkanlar açan Manchaster United kulübünün yaptığı bir yere kadar anlaşılabilir, anlatılabilir. Porto'nun Küba'da dahi alt yapı okulu açıp geleceğin ekonomik ve sportif başarısını eline alma isteği de anlaşılabilir, Nottingham Forest'in oyunculara çalışma izni çıkartmak için ilk önce oyuncuları Norveçteki takımlara kiralamasını anlatabiliriz.

Ancak bu kurumsallaşma kutubunda Olympique Lyon'u anlatan bir kitap çıkarsak dünya'nın en ince kitaplarından biri olur.

Zira Olympique Lyonnasi'in Fransa ligi ve dahası Avrupa kupalarındaki turnuva takımı ünü kurumsallaşma ürünü değilde "doğru adamlarla doğru yerde çalışmasının" bir ürünüdür. 1960'lı yılların asansör takımı olan bu kulübün bugünlere "kazanma kültürü" olmadan gelmesini açıklayacak başka bir tanım yoktur belki de. Jean-Michel Aulas'ın Lyon oligarşisinden gelmemesi, idealleri boyunca takımı Fransa liginin bir numarası yapması tezat gözükse de bir anlam taşıyabilir.

Oscar Heisserer (Eski Olympique Lyon Menajeri) 2001 yılında Marca gazetesine aynen şunları söylemişti; " Bulunduğum dönemde başka takımları yönetme şansım varken ben Lyon'u tercih etmiştim. Bu tercihimin tek sebebi eşimin Lyon'lu olmasıydı. Çünkü takıma transfer edebilmek için Jimnastik ve Rugby takımından gelecek kesintileri bekleyerek bir ömür tüketmek kolay değildi"

Böylesine bir yapılanma içerisinde bulunan Lyon kulübünün Aulas önderliğinde ilk olarak kendi çocuklarını altyapıya ve teknik kadroya sokarak başarı beklemiş ve nitekim Domenech liderliğinde başarı göreceli olarak gelmiştir. Takımı ikinci ligden alıp birinci lige sürüklemek bir maharettir ama aynı takımın ikinci lige düşmesini engelleyememek Aulas'ın her daim oynadığı kumarı bu sefer takım üzerinde oynamasına sebep olacaktı.

Yaz sonunda takımı satmayı düşünen Aulas, bunun üstüne bir de kardeşinin ölümünü yaşayınca şirket yönetimini tek başına devralmak zorunda kalmış ve Olympique Lyonnais'i aldığı değerin üstüne sembolik bir rakam ekleyip satmak istiyordu.

Olympique Lyon efsanesi zarını atmadan önce düşeş geleceğini bilmiyordu. O, devamlı olarak Tanrı'ya kendisine piyango çıkmadığından şikayetçi olurken, Tanrı da onun hiç piyango bileti almadığını söylüyordu...

Serinin diğer yazısı Pazartesi yayında olacak.

27 Eylül 2009 Pazar

Geri Dönüş

Jean-Pierre Papin nam-ı diğer Joueur de Siecle(Asrın futbolcusu) futbola dönüş kararı aldığında 46 yaşındaydı. Kararının tamamen duygusal(!) olmadığını, doğduğu yerin amatör takımında oynadığı ve para almamasıyla açıklayabiliriz sanırım. Fizyolojik olarak 17-36 yaş arası kas gelişiminin ideal olduğu bilindiğine göre Papin'in bu kararının inzivaya çekilmesi olarak görülebilir nitekim; kendi kullandığı kornere kafa atacak gücü de yoktur elbette.

Stereotype Ball bloğu da televizyon tabiri ile yeni yayın dönemi ile geri dönüşünü salı günü yapıyor. Tatil sürecinde çok güzel mailler aldığımı belirtmeliyim. Salı gününden itibaren yazılar blogda olacak.

Yaşlı Kurt mahlaslı abimiz 1984 yılındaki tribün sabahlamalarını ve kapalıyı kapma savaşları ile ilgili çok güzel bir yazı yolladı. Nitekim Joe Jonese Ateşdağlı'nın Zalad adında yine aynı üsluptaki yazılarından birini ve Bursa'da başından geçen bir hikayesi bu blogta olacak. Enes Özbey'e siparişleri bugünden itibaren vereceğiz :) Kısacası salı gününden itibaren buradayız. Aynı zamanda bloğa yurtiçinden br kişi daha katılacak.

Jean Pierre Papin diyorduk; şu anda Marsilya'da Lens'in altyapı okul müdürü. Aynı zamanda aynı şehirde Adidas mağazasının da sahibi. Lens ve Adidas.. Şimdilik düşünmesi bile kötü; Salı günü görüşmek üzere.

3 Eylül 2009 Perşembe

Ara #2

Kısmetse senenin ilk tatilini yarından itibaren yapacağımdan mütevellit, blog yaklaşık 25 günlük bir tatile girecek. Blog ekibi ile bu sürede herhangi bir yazı yollamama kararı aldık. Dönünce yine aynı konsept gereği dolu dolu yazılar yollayacağız. Bu süre içerisinde halen yurtiçinden bir yazar aradığımızdan dolayı veyahut, fikir alışverişi için iletişim mailimiz stereotypeball@gmail.com

Tarihi Nasıl Kaçırdık ?

Her şey şehir efsanesi gibi başlamıştı, Adana Demirspor Livorno'yu konuk edecekti ve biz de tarihi bir olaya tanıklık edecektik. Ne yazık ki şanslı olan 15.000 biletli seyirci dışında 70 Milyon nüfuslu ülkede bunu izleyebilen hiç kimse olmadı. Cuma günü bu ülkede tarihi bir maç oynandı ama futbolun her şeyiyle yankılandığı, her alanda konuşulduğu topraklarda bizim gibi futbolun peşinde bıkmadan usanmadan koşanların elinde hiç bir bilgi yok. Konuşacak bir şeye, yapılacak farklı yorumlara sahip değiliz. Dünya çapında ses getirmesi gereken, Türk futbol tarihinde bir ilk olan, modern futbolu rafa kaldırıp 1950'lerin, 1960'ların ruhunu yaşatan bu tarihi maçı kamuoyumuzun, Türk basınının ve medya kuruluşlarının işgüzarlığı ve ilgisizliği sayesinde izleyemedik. Elimizde DHA'nın 4-5 dakikalık görüntüleri ve kendi yayın kuruluşlarındaki birbirinin kopyası haberleri, NTV Spor'un bir kaç haberi ve çekimiyle Anadolu'dan Futbol'un yazarı Hüseyin'in yazıları var bilgi olarak. Cuma gecesi Türk futbolu için nasıl tarihi ve unutulmaz bir gece olduysa Türk spor yayıncılığı için de aynı oranda tarihi ve utanç dolu bir gece oldu bizce.

Öncelikle DHA ve NTV'nin hakkını verelim, canlı yayın yapmamış olsalar bile ileride bahsedeceğimiz gibi siyasi yönü olan böyle bir müsabakadan bizi haberdar etmek için verdikleri çaba da önemliydi. Özellikle NTV'nin canlı bağlantıları ve Bağış Erten'in oraya gitmesi tatmin ediciydi. Yenilsen De Yensen De'yi sunarken konsept olarak bu maçı temel almaları da zaten işi önemsediklerini gösteriyor. DHA da elindeki görüntüleri diğer yayın organlarıyla paylaştı, kendine bağlı olan bir kaç gazetede haber yaptı bunu. Çaba harcayanların emeklerine ve çabalarına saygımız sonsuz elbette ancak futbol tarihimizde bir ilki yaşadığımız bu festival gibi olayla ilgili tüm verileri 10 dakikada izleyip-okuyup bitiriyoruz. Bu kadar kısa sürmemeliydi bir tarihe tanıklık etmek.

Şimdi Livorno'nun Türkiye'ye gelişinin belli olmasından sonra aşama aşama yaşanan olaylara ve bir tarihin gözümüzün önünden nasıl kaçıp gittiğine bakalım.

O olaya tam anlamıyla girmeden önce şuna değinelim : İlk paragrafın sonunca "bizce" diye kişisel bir ifade kullanmış olabiliriz ancak bunu açmak gerekir. Düşüncemiz bu olsa da kişisel olarak değil, ülke genelinde de hayati önemi olan bir olaydı bu sonuçta. Türkiye'nin 3. kademe ligi olan TFF 2. Lig takımı Adana Demirspor, Avrupa'nın 3 dev liginden biri olan İtalya Serie A'dan bir takımı Türkiye'ye getiriyor. Bu olay sadece Adana Demirsporlular'ı değil, en büyük rakipleri Adanasporlular'ı ve stada giremeyen tüm Adanalılar'ı, Anadolu'da futbolun peşinden koşan tüm tribün emekçilerini, karşılaşan iki ekibin ortak noktası olan solcuları ve solcuların da siyasi arenada en büyük rakibi olan sağcıları da ilgilendiriyor. Maça ilginin ne kadar fazla olduğunu anlamak için İzmir'den Yalı'nın, İstanbul'dan Çarşı'nın, Ankara'dan Alkaralar'ın ve çeşitli yerlerden bir çok taraftar grubu üyelerinin tribünde yer aldığını hatırlatalım. Futbolu kıyısından köşesinden tutan herkes kendini bir de siyasete adayanlar için zaten bulunmaz bir nimetti bu maç.

Artık yayın konusuna geçebiliriz tamamen. Bu maçın oynanacağı kesinleştiği zaman ilk olarak Adana Demirspor ve NTV Spor arasında ufak bir görüşme oluyor. Anlaşmaya varılamıyor ilk aşamada. Tabii bu 2 yönü var, Adana Demirspor ve NTV olarak ayrı ayrı bakmak gerekiyor. Aslında ikisi de farklı açılardan aynı yola çıkıyor ama açıklamalardaki ufak farklılıklar ilginç tezatlara da sebep oluyor. Öncelikle NTV'ye sorduğumuzda NTV tarafından canlı yayın konusunda bir niyet olduğu, görüşmenin yapıldığı ancak anlaşmanın sağlanamayıp sonuçsuz kaldığı söyleniyor. Bu gelişmelerin ardından Adana Demirspor başkanı aynı zamanda bir Adanasporlu da olan Güntekin Onay'ı arıyor ve bu maçın yayını konusunda bir ricada bulunuyor. Araya başkaları da sokuluyor ancak NTV ikinci aşamada pek de niyetli olmuyor yayın konusunda. Kısacası "bakarız" deniyor ve geçiştiriliyor olay. Detaylı görüşüp de anlaşılamama gibi bir durum yok ortada ama devamında da konuşulan bir şey yok. Öylece askıda kalıyor kulüp ile NTV arasındaki görüşme. Olumlu sonuç alınamamasındaki sebebin mali konular mı yoksa maçın siyasi durumu mu olduğu konusunda bir kanaate varamıyoruz yani. NTV'nin bu maçı kimseye kaptırmayacağını düşünürken yayın konusunda ciddi sayılabilecek bir gelişmenin olmayışı bile düşündürücü. Burada ilginç bir nokta da NTV'nin maçı yayınlamamasına rağmen bu işe en çok özen gösteren kanal olması ve diğer kuruluşların önünde yer alması, garip bir tezat oluşuyor bu açıdan bakınca.

TRT cephesinde ise olaylar başka bir boyut alıyor. NTV cephesindeki gibi basit bir ilgisizlik hikayesi değil olay. İlk başta ücretsiz yayınlayalım diyor TRT. Bu işin en tepesindeki kurum olduklarını söyleyip kulüple ücretsiz yayınlanması için anlaşmak istiyorlar, bir nevi ültimatom yolluyorlar kulübe. Ya parasız yayınlarız ya da yayın yapmayız diye. En azından sembolik bir ücret ödenmesi ve az da olsa bu güzel girişim için destek olunması isteniyor kulüp tarafından, TRT para vermemekte direniyor. Kulüp devreye AKP Adana Milletvekillerinden birini sokmak istiyor. Telefon görüşmesi yapılıyor ve TRT'den yayının yapılıp kulübe makul bir ücret ödenmesi yolundaki istekler iletiliyor. Bilin bakalım bir vekil bu tarihi maç için seçildiği ilin takımına nasıl destek oluyor ?.. Herhangi bir girişimde bulunmayıp kendisini vekil seçen ili böyle mükafatlandırıyor. Devletin elindeki kanala bir milletvekili olarak açıp rica etse ve bu maç TRT3'ten yayınlansa herkes tatmin olurdu. Ancak milletvekili bunu yapmadı, TRT yönetimi de bu güzel girişime finansal olarak destek sağlamayınca canlı yayın konusundaki son umut da uçup gidiyor. Tüm bu olumsuz görüşmelerin ve sonuçsuz çabaların ardından TRT maçın siyasi yönünü sebep gösterip yayınlanmama gerekçesini böyle açıklıyor kulübe. Mali konuların önüne perde çekilip ana sebep buymuş gibi gösteriliyor bir bakıma. Gerçi ana sebep olduysa o daha da vahim ya neyse, siyaset olayına girmeyelim, bizim tek derdimiz futbol. Her fırsatta Anadolu takımlarının gelişmesini savunanların, kendi normal reytinglerini fazlasıyla aşacağı neredeyse garanti olan böyle bir tarihi organizasyonu bedavaya getirme çabalarını da Türk futbolundaki kısır döngünün cevabını arayanlar için verilmiş en güzel cevap olarak addediyoruz.

Kaçırdığımız tarihi fırsatın verdiği üzüntü ve buna bağlı hayal kırıklığının etkisiyle elimizin uzandığı her yere uzanmaya çalıştık bize göre medya ayıbı olan bu olayın detaylarını öğrenebilmek için. Bunca bilgiye ulaştıktan sonra üzerine daha fazla yorum yapmak, işin siyasal boyutlarına karışmak pek bizim işimiz değil. Yukarıdaki olaylar çerçevesinde kaçan fırsat konusunda herkes gibi bizim de düşüncelerimiz var fakat bizim aklımız fikrimiz futbol. Bu yüzden kimseyi yönlendirmeden ulaşabildiğimiz bilgileri sizlerle paylaşmak istedik. Gönül isterdi ki stadın kapasitesi doğrultusunda 15 binle sınırlı kalan bu tarihe tanıklık eden birey sayısı çok daha fazla olsun ama olamadı maalesef. Muhtemelen önümüzdeki sezon bir fırsatımız daha olacak bu şölen için. Bu sefer yer İtalya olacak. Bizim medya kuruluşlarımız akıllanır mı bilmiyoruz ama İtalyan TV kuruluşlarının tutumunu da merakla bekliyoruz. Bu tip olaylara son derece alışık olan ve bir çok takıntıyı aşıp demokratikleşmeyi başarmış olan İtalya'da yayın sıkıntısı olmayacağını düşünüyoruz aslında. Olmadı İtalya yollarına düşebiliriz şu heyecan ve merakla...

TV yayını konusunda canlı yayın olmasa bile izleyiciye maç sunulamaz mıydı diye düşünüyoruz. 90 dakika kaydedilir ve maç sırasındaki tatsız durumlar ve siyasi olaylar kırpılıp 60-70 dakikalık çok geniş bir özet şeklinde yayınlanabilirdi.

NOT : Bu yazı ile ilgili eleştirilerinizi ve itirazlarını violafranchi@gmail.com veya tanjuern@hotmail.com adresine iletmenizi rica ediyoruz. Destek olan ve şu an bu yazıyı okuduğunuz tüm blog sahiplerini destek olmalarına rağmen olası bir tatsız duruma karşı korumak için sorumluluğu fikrin oluşmasını sağlayan bu iki arkadaşımız üstleniyor.

NOT 2 : Yazı konusunda Blog İdman Yurdu ve Futbloglar gibi blogları toplayan oluşumların herhangi bir desteği yoktur. Tamamen kişisel olarak haberleşilerek böyle bir tepki düşünülmüştür.

NOT 3 : Yazı içerisinde de defalarca belirtildiği gibi amaç asla siyasi değildir, herkesin tek tepkisi bu tarihi ve eğlenceli maçı canlı canlı tüm detaylarıyla izleyememiş olmaktır.

4 Ağustos 2009 Salı

John Motson

Futbolun televizyon yayınına geçtiğinde kendi çapında bir kilometre taşı topladığını belirtsekte ilk maç yayınını yapan(Dünya kupası dışında) BBC kurumudur. Ancak BBC kanalı maç yayınlarını daha önceden radyo anlatımı olarak yaptığından dolayı Televizyon yayınına geçtiğinde inanılmaz zorlanır; hayır teknolojik olarak değil, anlatım olarak.

Halihazırda bugün bile canlı anlatım denince akla gelen ilk isimlerden biridir John Motson. Ekürisi Andy Gray ile Lorel ve Hardi, Hasip ile Nasip ilişkisini yıllardır sürdürmesi dahi takdire takdire şayandır. Andy Gray'in futbolcu kökenli ve anlatımda daha heyecanlı olması, Motson'un soğukkanlı ve devlet kanalından gelen "hata yapmama" alışkanlığı ile harmanlandığında bugün dünyanın en çok izlenen liginin en iyi ekürisi olduğunu gösteriyor bizlere.


Bugün EA Sports'un Fifa serisine aşina olanlar maçları izlediğinde "aa.. oyun gibi anlatıyor" demesi bu anlatıma ne kadar aşina olduğumuzu gösteriyor. Ama bu anlatım, yani radyodan televizyon anlatımına geçiş süreci biraz buhranlı olmuş Motson'a göre;


"...Yani Televizyon anlatımı o kadar zor oldu ki, anlatamam. Çünkü bu bizim hatamızdı. Yıllarca insanlar radyoda heyecanlı heyecanlı bizim ağzımızdan çıkan kelimeleri dinlesin diye sahada olanları abartıyorduk. Bazen top oyunda olmadığı zamanlar bile ben nasıl olsa kimse görmüyor diye top Matthews'in ayağında deyip yarım dakika onu tanrılaştırıyordum. Hatta televizyon yayının ilk 5 yılında her yerde televizyon olmadığı için sırf kadınlar dinlesin diye Best maçta oynamadığı halde "Best topu aldı, bugün her zamanki gibi yakışıklı Best" gibisinden anlatımlar yapardım. Hiç unutmam birgün radyoya Sussex'den posta gelmiş. İçinde bir ilkokul çocuğunun çizimini yollamış öğretmeni. Tam hatırlamıyorum ama sanırım öğretmenleri hayalinizdeki karakteri çizin demişti. O da Best'i üç kollu, kaslı ve dört bacaklı çizmişti(Kahkaha atıyor). Hala da saklıyorum o resmi. Biliyorum bu bizim suçumuzdu, bugün herkes Berkamp'ın dört bacaklı olmadığını biliyor çünkü." John Motson-2002 Interwiev- Bbc sports

13 Temmuz 2009 Pazartesi

16

Adada bilhassa Nottingham Forest taraftarları tarafından "Farmer's Loyalty" mahlası takılan Peter Shilton futbol hayatı boyunca tam 16 kulüp değiştirmiştir. (Bkz: Eironeia)

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Enstantane #8

Komünizm'in mirası Asker-devlet'in dünyaya armağanı Partizan takımı ve bilahare kuruluş amacı Polis-devlet hükümeti tarafından kurulan, 90'lı yılların başında çok ama çok başarılı olan Crvena Zvezda(Kızılyıldız) arasında oynanan play-off maçında Partizan takımı taraftarları tabiri caizse truva atı yapıp Kızılyıldız tribününü ateşe atınca hepsi bir ağızdan bağırır: "Polis gelsin, sizi kurtarsın"

Hem kadrajda hemde ufukta polis gözüküyor gözükmesine: üstelik amaçları sigara için ateş istemek değil.

Gecenin sonunda kırık dişleri ile nezarethanede tutulan Partizan taraftarları aynen şunu söylemiş olmalı:

"O son birayı içmeyecektik".

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Devrimci Gol

İlerleyen zamanlarda bloğun efsanevi maçlar serisine muhakkak 3-6 biten İngiltere- Macaristan maçını yazacağız yazmasına da, Napolide oynayan Güney Amerikalı çocuğun Torino takımına gol attığında purolu fotoğraflarla "Şampiyonluğu getiren Devrimci gol" pozunu vermesine kimsenin kelamı ve aynı doğrultuda cevabı olamayacağını düşünür dururdum; Ferenc Puskas dışında...

"Uzun yıllar oynayınca bir dolu unutulmaz anıya sahip olabiliyorsunuz. 1953’te ingiltere ile Wembley’de oynuyorduk. Sağ kanattan penaltı noktasına doğru bir orta geldi; o an Billy Wright’ın defans bloğu oluşturmak için üzerime geldiğini gördüm ve ondan önce davranarak, topa aynen Budapeşte sokaklarında bir çocukken yaptığım gibi topuğumla vurdum. Kalede Gil Merrick vardı ve top onun yanından ağlara gidip gol oldu. O maçta aldığımız galibiyet(3-6), aynı zamanda İngiltere milli takımı’nın ilk kez kendi sahasında yenilmesi anlamına da geliyordu. O zamanlar komunizmle yönetilen ülkeme döndüğümde, topukla attığım bu gol için ‘devrimci gol’ adını vermişlerdi bile." Ferenc Puskas

3 Temmuz 2009 Cuma

Aston Villa 1896

Aston Villa takımı çoğunluğu Roman Katolik kilisesi mensubu ve iskoç yoğunluğu yüksek olan Birmingham şehrinin takımıdır. İskoç populasyonunun baskınlığına karşın kilise tarafından desteklenen bir takım kurulduğunda ve bu takım kuzey liginde başarılı sonuçlar alıp kupalar kazandığında bunu resmetmek kolay olacaktı olmasına, ancak 1876'daki bu manzaranın ev sahipliğini kilise duvarından başka bir yer üstlenmeyecekti.

Aston Villa takımı dünya üzerinde kuruluşunu kilise intibasına dayandıran tek takımdır(Güney Amerikadaki yerel kilise destekli İspanyol takımlarını saymaz isek). Armasındaki aslan figürü kraliyet sembolü değil İsanın Koruyuculuğunu yapan şövalyeleri resmeden altı ayaklı bir aslan figürüdür. 1964 yılına kadar kiliseden fon yoluyla kulüp kasasına dolaylı yollardan para girerken, yeni bir yasanın çıkması üzerine bu para kulübe girmemiştir. The Godless Villian taraftar grubunun ismi de bu kesinti yılında kurulmaları ile ilgilidir elbette.

30 Haziran 2009 Salı

De Feo's

Futbol hakkında yaşanan/yaşanmış olayları gördükçe ve anlattıkça bu oyuna daha çok sarılıyoruz. Bu sefer ki hikayenin ev sahipliğini İtalya üstleniyor.

Serino kentindeki bir futbol takımındaki tüm oyuncuların soyadı De Feo. Bunun yanısıra takımdaki sözcü, doktor, antrenör ve kulüp başkanının soy ismi De Feo. Eski İtalyan savunma oyuncusu (Eski Reggina oyuncusu) Maurizo De Feo tarafından kurulan takımın maçlarını oynadığı 1600 kişilik stadın üzerinde bulunduğu caddenin ismi ise.... Evet, doğru tahmin De Feo..

25 Haziran 2009 Perşembe

Ara#1

14 Haziran 2009 Pazar

The Rowley Brothers

The Rowley Brothers

Cruyff vs. Michelangelo Buonarroti


Geçen gün Cruyff ile ilgili bir enstantane koymuştuk bloğa. Nihat arkadaşımız bir mail atmış. Ve şunu belirtmiş:

Bu hareket Johan Cruyff'un bir çeşit futbol tikiydi. Genelde geriye düştüklerinde taraftarlara güzel görünmek için komutanvari hareketleri hep sergilerdi. Sen şuraya, sen buraya, gibi.

Oysaki biz, Johan Cruyff Michelangelo'ya selam çakıyor minvalinde anlamlar çıkarıyorduk, kısmet değilmiş.

Futbolcu tikleri ile ilgili benim aklıma Henrik Larsson geliyor. Dünya Kupası'nın hangisi ya da hangi maçıydı hatırlamıyorum ama, Larsson maç başından beri kaçan tüm pozisyonlarda arkadaşlarını "İyi oynuyoruz" anlamında alkışlamış-ki bu sürekli yaptığı bir harekettir- , ve müthiş bir poziyonda topu kaleciye nişanlayıp üstüne bir de alkış tutunca Orhan Ayhan:

"Larsson bu sefer kendini alkışlatmaya çok yaklaşmıştı" demişti. Bildiğiniz bu tarz futbolcu tikleri varsa ve paylaşırsanız çok sevinirim.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Chic Charnley- The Football's Hard Men

Gönül isterdi ki, onun adını bloğun Bad and Ugly bölümünde yad edelim. Ancak ne var ki, kendisi has be has Gattuso'nun İskoçya dolaylarındaki şubesi ve onun az biraz daha iyi olanı. Şaka yok, Chic Charnley kötü bir oyuncu değildi. Ama bunca yılda değiştirdiği 14 klübün taraftarı onun hakkında ne kötü ne de iyi düşünüyordur zannımca.

Biraz popülist yaklaşıp şöyle düşünelim. Misal, Sabri (Gs'li oyuncu) her ne kadar iyi niyetli yahut çalışkan olsun, sürekli bir gediği vardır taraftarın gözünde. Halbuki, bu gedik Sabri'nin psikolojik nedenlerinden kaynaklanır. Ani öfke kontrolü, disiplinize, kontrol mekanizması gibi faktörleri Sabri'nin tek hareketinde yakıp attığını görürken sene sonunda kulüp yada mercileri bu oyuncuyu bir türlü göndermeye yanaşmaz. Yeni sezon başlar yine aynı hareketler...

Basit bir kısır döngüdür anlayacağınız. Hoş , kısır döngünün basiti olmaz değil.

İşte bu noktada anlatmaya çalışacağımız şey, Chic Charley'in her ne kadar mevkisindeki varyetalardan daha iyi bir oyuncu olduğu halde, sezon sonu ön kapıdan değil de arka kapıdan sıvışan topçu profili çizmesinin tek bir nedeni var. İskoçya profesyonel liglerindeki kırmızı kart rekoru kendisindedir.Sayısını da verelim tam olsun: 33

Rivayet o dur ki 1997 yılında Hibernian yardımcı antrenörü Tony Mowbray ona, maçlarda sakinleştirmesi için hediye olarak kedi alır. Ancak yine kırmızı kart yediği maç sonrası evine giden Charnley sinirden kediyi degaj yapınca Alex Mcleish durumu anlar ve onu Clydebank'a postalar kiralık olarak.

Resmi kayıtlarda 1998 sezonunda sadece bir maç oynadı gözüken Chic Charnley'in her nasıl olduysa yine aynı sezonda 3 kırmızı kartı gözükür. İflah olmaz adammış Chic. Kendisini başarısından dolayı kutluyorum.