Efsanevi Maçlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Efsanevi Maçlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2009 Pazartesi

Sieg Heil

Pek âla, bu fotoğraf karesi İngilizler'in çokça kabullenemediği bir kadrajı barındırmasa da, bugün unutulmuş ama geçmiş zamanın en hararetli tartışma konusu olmadığı yadsınamaz. Bugün futbolun üniter kültürler üzerindeki muktedirliğini tartışaduralım, sembolik olan her uğraş üzerinde hamuru yoran bir araç oluşunu görmek mümkün.

İngiliz futbol kültürü'nün dış sesi, bu fotoğrafın baskı altında olan İngiliz futbolcularını resmettiği yönünde dair bir kitapçığı dahi vardır. Ancak bu kitapçıkta olayın gerçek yönü değil de, İngiliz futbolcuları, futboldan daha ziyade savaş esiri gibi resmetmesi ayrı bir ironidir. Çünkü bu kadrajın gelişme-sonuç iradesi tamami ile Adolf Hitler'in futbol hakkında bilgisi olmadığı halde siyasi arenadaki üst zekiliği ve kurnazlığı damgasını vurmuştur.

Stanley Matthews'in kitabında anlattığına göre olaylar ilk olarak futbolu "barıştırıcı güç" olarak kullanmak isteyen İngiltere'nin Fransa aracılığıyla Almanya ile özel bir maç yani bilinen adıyla dostluk maçı oynama isteğiyle başlıyor. Ancak İngiliz'in meşhur gururu ve kibiri maçın İngiltere'de oynama isteği ile büyüyünce Hitler maçı kabul etmiyor. Ama bu bir tuzak.

Çünkü Adolf Hitler, bunun bir çeşit İngiliz oyunu olduğunu anlıyor ve maçın eninde sonunda Almanya'da oynanacağını biliyor. Ve bu tezi güçlendirmek için maçın tarafsız bir sahada oynanmasını ve dostluğun pekişmesi için İtalya'da oynanmasını teklif ediyor. Nitekim İngiltere tabiri caizse oltaya düşüyor ve maçın İngiliz nüfusunun yoğun olduğu Bavyera'da oynanması ve can güvenliği olması kaydıyla Almanya'da oynanmasını teklif ediyor.

Esasında bu iki uçlu bir diplomasi var işin ucunda. Tarih kitaplarına göre İngiltere de maçın aslında Almanya'da oynanmasını sağlamak istiyor. Çünkü dönemin İngilteresi, futbol anlamında Almanya'dan çok çok üstün ve farklı bir galibiyette Almanya'nın kendi ideolojik yandaşlarına karşı çok mahçup olacağını düşünüyor ve maçın Almanya'da oynanmasını büyük bir zevkle kabul ediyor.

Bu teklif sonrası Adolf Hitler ellerini ovuşturmuş mudur, pek bilemiyorum. Ancak ne var ki, İngiltere ile bu maça değin giden diplomasi rüzgarı karmaşık olduğu için maç hakkında birkaç duyum alan Adolf Hitler ve İngiltere maçı iptal iki-üç kez iptal için girişimlerde bulunuyorlar.

Bu o kadar gariptir ki, İngiltere maç sırasında oyuncularının öldürüleceğine dair istihbarat aldığını söylüyor, Adolf Hitler ise maç sırasında suikast girişimi yapılacağı gerekçesi ile maça gelmeyeceğini, gerekirse iptal edeceğini söylüyordu. Ancak İtalya, Fransa ve İsviçre bu kavgayı uzaktan izlemenin zevkine varacak olmuşlar ki, bu ortamı soğutmak için elinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Kim bilir, bu tantanalar bile bir çeşit siyasi oyunlardır.

Maç günü Adolf Hitler ve kurmayları planlarını harekete geçiriyorlar. İngiliz oyuncuların yanına giderek maç başında, gol sonunda, ve maç bitiminde sürekli kenar çizgiye gelerek Adolf Hitler'e selam verilmeleri isteniyor. İlk başta bu teklif kabul edilmiyor ancak oyuncuların hükümet ile bağlantıları kesildiği için, ve daha önemlisi tehdit edildikleri için bu teklifi kabul ediyorlar.

Nitekim maç başladığında İngilizler ve Almanlar Nazi selamı veriyorlar. Ve gol sonrası Stanley Matthews ve Frank Broome dışındaki İngiliz oyuncuların hepsi Nazi selamı veriyorlar 110.000 kişi önünde.

Maç 6-3 İngiltere'nin üstünlüğü ile bitiyor ama önemli gelişmeler doğuruyor.

Günün ve gelişmelerin tiradı nedeiyle olay İngiltere'de iki gün sonra, Rusya'da 3 gün sonra duyuluyor. Moskova radyosu haber ellerine geçince gece saat 22.15 sularında canlı yayına geçerek tüm Rusya'ya duyuruyor. Ve o haber metninde İngilteredeki Rus vatandaşlarının dikkatli olması, gerektiğinde ülkelerine derhal dönmeleri gerektiği vurgulanıyordu.

İngiltere hükümeti futbolcuların zorla böyle bir olaya giriştiğini vurgulasa da olay gün geçtikçe yayılıyor. Hatta Amerika başkanı Roosevelt, sırf bu olayın üzerine giderek gelişmelerin üzücü olduğunu, İngiltere ile ilişkilerin tekrar gözden geçirelebileceğini vurgulamıştır.

Bugün, tarih kitaplarında İkinci Dünya savaşını hızlandıran olaylar içerisinde bu olayı duymak mantıksız gibi gözükse dahi; futbolu savaş, savaşı futbol maçı gibi gören anlayışın futbolun kadirliğini ve muktedirliğini sorgulamadan önce Avusturya'nın ihlakını sorgulamaları mantıksız değildir.

Ama futbol hiç mi mantıklı değildir?

24 Ekim 2009 Cumartesi

Efsanevi Maçlar Ep6; Galatasaray - Fenerbahçe 1989

100 yıla yaklaşan Galatasaray-Fenerbahçe rekabetinde tarihe kazinmis ve unutulmayan onlarca maç vardır. Ancak bazı maçlar vardır ki maç içinde yaşananlar ile unutulmazlar arasında da önemli bir yere sahiptir. Yıllardır her Fenerbahçeli'nin nesilden nesile aktarmayı kendine görev edindiği, gerçekten de efsane olmayı haketmiş 4-3'lük maç da bu maçlardan bir tanesidir. Şimdi 20 yıl öncesine bu maça gidelim ve anılarımızı tazeleyelim.

3 Mayis 1989, İstanbul baharın ilk günlerini yaşarken, hava hafif bulutlu ama yağışsızdır. İki eski dost, iki eski rakip Galatasaray ve Fenerbahçe Türkiye Kupası çeyrek final rövanş maçında Ali Sami Yen Stadında kozlarını paylaşacaklardır. İlk maç Kadıköy'de 2-2 sonuçlanmış ve deplasman golünün uygulanmadığı o donemde turu geçmek için taraflardan birisinin maçı kazanmak zorunluluğu doğmuştur. Maçın berabere bitmesi uzatma ve penaltıları getirecektir.

Hem hafta içi (Çarsamba) hem de saat 15:00'te olması sebebi ile seyircilerin maça gelmesi zor gozükmektedir ancak bu maçı kaçırmak istemeyen onbinler Ali Sami Yen'de yerlerini almışlardır. Naklen yayınlanacak maç tribünlerde yer yer boşluklara sebep olsa da yine de hatırı sayılır bir seyirci topluluğu vardır tribünlerde. Maç öncesi hafif sakatlıkları bulunan Fenerbahçeli Rıdvan ve Galatasaraylı Uğur ve Tanju oynayabilecek durumdadır. Bugün bile zaman zaman adam markaji uygulatan Mustafa Denizli, maçtan önce yaptığı açıklamada Rıdvan Dilmen icin özel önlem almayacağını belirtmiştir.

Artik maçın başlama saati gelmiştir ve hakem Sadık Deda'nin ilk düdugü ile maç başlar. Maçın 10. dakıkası yaşanmaktadır. Prekazi'nin pası ile ceza sahasına giren Cüneyt, Ergin'in müdahalesi ile yerde kalır. Hakem Sadık Deda tereddütsüz penaltı noktasını göstermiştir. Deda maçtan sonra yaptığı açıklamada da “Ben verirsem penaltıdır” diyecek ve ego tepelerinde gezdiğini gösterecektir. Topun başına Tanju geçer ve penaltıyı gole çevirerek skoru 1-0'a getirir. Galatasaray ataklarını sürdürmektedir. 17 dakikada Prekazi'nin Uğur'u geçen pasıyla buluşan Tanju için golü yapmak zor olmamıştır. 35. dakikada Hasan Vezir'in direkte patlayan topu Fenerbahçe'nin ilk yarıda kaçırdığı en önemli pozisyondur. Bu pozisyondan 3 dakika sonra Galatasaray farkı 3'e çıkarır. Sahnede yine Tanju vardır. Gol öncesinde Uğur'un ofsayt olduğu yönündeki itirazlarin ise hiçbir anlamı yoktur. İlk yarınıin tamamlanmasına çok az bir süre kala Uğur'un kaçırdığı gol ikinci yarıda yazılacak destanın ilk satırlarıdır belki de. İlk yarı 3-0 Galatasaray'in üstünlüğü ile biterken herkes artık turun Galatasaray'a gittiğini düşünmeye başlamıştır.

Devre arasında Fenerbahçe soyunma odasında önce Rıdvan'ın sesi yankılanır. “Biraz onurumuz varsa bu maçı kazanırız. Göğüsleri ile alacakları topları, rövaşata yaparak kullanıyorlar. Beyler bu formayla dalga geçilmez. Çıkarız, kazanırız.” der ve bu noktadan sonra devreye Veselinoviç girer. “Siz lidersiniz, çok maç kazandınız. Herşeyi gol için düşüneceksiniz. İlk golü atın bakın arkası nasıl geliyor.” diyerek motive eder oyuncularını. 3-0'dan sonra Galatasaraylı oyuncuların dalga geçer gibi oynamaları ateşlemiştir Fenerbahçeli oyuncuları. Bu duygularla ikinci yarıya çıkar Fenerbahçeli futbolcular.

İkinci yarı başlar. Galatasaray maçın başladığını bile anlamamıştır Rıdvan'ın pasında Aykut golü attığında dakikalar 46'yı gösterirken fark 2'ye iner. Bu golün üzerinden 7 dakika geçmistir. Soldan İsmail'i geçen Rıdvan, penaltı noktası üzerindeki Hasan ile buluşturur topu. Hasan topu ağlara gönderir ve skoru 3-2'ye getirir. 68. dakikaya gelindiğinde maçın gidişatini çok onemli olcude etkileyecek olay gerçeklesir. Galatasaray takımının beyni Prekazi, kafasını bu kez Taygun'a vurmak için kullanır ve Sadık Deda da yardımcısının uyarısıyla Cevad'ı oyundan ihraç eder. Skor 3-2'dir ve Galatasaray geride kalan süreyi 10 kişi oynamak zorundadır. Kırmızı kartın üzerinden 3 dakika geçmiştir. Top yine Rıdvan'ın ayağındadır. Savunmayı allak bullak eder ve ortasını yapar. Topa yatarak vuran Hasan skoru 3-3'e getirmiştir. Hasan-Rıdvan işbirliği bu gol ile sonlanmaz. 82. dakikada pas yine Rıdvan'dan gol de yine Hasan'dan gelir. Soyunma odasına 3-0 geride giden Fenerbahçe maçın bitimine yaklaşık 10 dakika kalmışken skoru lehine çevirmeyi başarmıştır. Maç da bu skorla bitmiş ve Fenerbahce Türkiye Kupası'nda yarı finale çıkan taraf olmuştur. Ancak kimse bu skora inanamamaktadır.

Devre arasında yaptığı konuşma ve ikinci yarıda oynadığı harika futbol ile takımını galibiyete taşıyan Rıdvan Dilmen, “7 yeseydik 8 atardık.” açıklaması ile galibiyete ulaşacaklarına olan inancını ortaya koyuyordu maç sonunda. Aykut “5-0 olsa bu kadar güzel olmazdı.” derken Nezihi ise “3 avans verdik.” açıklamasını yapıyordu maç sonunda.

Galatasaray cephesinde ise hayalkırıklığı ve öfke hakimdi. Ergun Gürsoy ve atılan Prekazi mağlubiyetin faturasını hakemlere çıkarırken, en aklı başında açıklamaları genç teknik adam Mustafa Denizli yapıyordu. Takımın uyarılarına rağmen rehavete kapıldığından veryansın eden Denizli, ilk yarıdaki baskının yorgunluğunu yaşadıklarını ifade ediyor ve Fenerbahçe'yi tebrik etmekten başka yapacakları birşeyin olmadığını söylüyordu. İlk yarıda arka arkaya gelen gollerden sonra kale arkasında yer alan foto muhabirlerine dönerek, “Size burada ekmek yok. Fener kalesinin arkasına gidin.” diyen Simovic'in kalesi Milliyet'in ifadesi ile “Fırına” dönüyordu. Ama tavsiyesinde haksız da sayılmazdı zira bütün goller diğer kalede olmuştu. Galatasaray'ın 3 golüne imza atan Tanju ise Fenerbahçe taraftarına öfkelenmiş ve “Artık Fenerbahçe benim için bitmiştir. Bu takıma transferim bundan sonra söz konusu bile olamaz.” diyerek günümüzün Mehmet Topuz'larına örnek olmuştur.

Fenerbahçe Türkiye Kupası'nda yarı finali de geçerek finale gelir. Finalde ise karşılaştığı Beşiktaş'a 1-0 ve 2-1'lik sonuçlarla mağlup olarak kupayı alamaz. Ancak ligde fırtına gibi eserler ve 103 gol atıp 27 gol yedikleri sezonu 93 puanla en yakın rakiplerinin 10 puan önünde şampiyon bitirirler. O sezonda geriye ise 20 yil geçmiş olmasına rağmen hala dilden dile dolaşan bu takım ve 4-3'lük Galatasaray galibiyeti kalır.

Stereotyped From Enes Özbey

10 Ekim 2009 Cumartesi

The Silence of the Bombanera

Efsane oyuncu Maradona yönetiminde Dünya Kupası elemelerinde aldığı başarısız sonuçlar ile eleştirilerin odak noktası haline gelen Arjantin, bu hafta sonu Peru ile çok kritik bir mücadeleye çıkacak. Dünya Kupası'na katılabilmesi için mutlak kazanmak zorunda olan Arjantin, bundan tam 40 yıl önce yine Peru ile Dünya Kupası'na katılabilmek için hayatı öneme haiz bir maça çıkmıştı. Şimdi bu kritik mücadele öncesinde 40 yıl önceye gidelim ve Arjantin ile Peru arasında oynanan mücadeleyi hatırlayalım hep birlikte.

Boca Juniors'un kalesi La Bombonera yıllar içinde elde edilmiş haklı bir üne sahip. Boca'nın fanatik taraftarları, 12. adam görevlerini layıkıyla yerine getirirken, Buenos Aires'in güneyinde konuşlanan stad, misafir takımlar için puan almanın çok zor olduğu bir mekan olmuştur yıllar içinde.

Stad, açıldığı 1940 yılından beri pek çok ünlü yıldıza ev sahipliği yapmış, o atmosferde birçoğu da başarılı bir futbol sergileyememiştir. 31 Ağustos 1969 yılında La Bombanera'da yapılan Arjantin-Peru Dünya Kupası eleme maçı ise Arjantin'in hüsranına, Peru'nun zaferine ev sahipliği yapmış ve böyle güzel bir futbol hikayesinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Maça geçmeden önce o zaman Güney Amerika'da uygulanan eleme sistemini hatırlamakta fayda var. Toplam 10 takımın katıldığı elemeler şimdiki gibi tek grupta yapılmamaktadır. Dünya Kupası'nda toplam 3 kontenjana sahip Conmebol ülkeleri 3 gruba ayrılmıştır ve gruplarında ilk sırayı alacak takımlar Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanacaklardır.

Arjantin de Peru ve Bolivya ile aynı grupta yer almış deplasmanda oynadığı ilk 2 maçı kaybederek, puansız son sıraya çakılmıştır. Peru maçından 1 hafta önce Bolivya'yı 1-0 yenerek ilk puanlarını alan Arjantin, umutlarını sahasında oynayacağı Peru maçına taşımıştır. Maç öncesinde Peru ve Bolivya 4'er puanlar Arjantin'in önünde yer almaktadırlar.

Arjantin'e galibiyet dışında hiçbir sonuç yaramamakta, galibiyet bile Dünya Kupası'na gitmesine yeterli olmamaktadır. Amaç kazanıp Peru ile tarafsız sahada bir play-off maçı oynamaktır. Ancak Peru kolay lokma değildir. Brezilyali efsane Didi'nin yönetimindeki Peru Milli Takimi, Teofilo Cubillas'in etrafında şekillenen oyunuyla futbolda altın çağını yaşamaktadır.

Galibiyetin Dünya Kupası hayallerini canlı tutacağının farkında olan Arjantin, maçın başlamasıyla Peru üzerine akın akın gitmeye başlar. Ancak günün kahramanlarından Peru forveti Oswaldo Ramirez'in sonraları yapacağı açıklamada da dediği gibi, Peru kalesinde hayatının en iyi futbolunu oynayarak devleşen Luis Rubinos, Arjantin forvetlerine gol imkanı tanımaz ilk yarı boyunca.

İkinci yarıda da Arjantin baskılı futbolunu sürdürür. Ancak bu baskı kontra atak tehlikesini de beraberinde getirir. Arjantin defansının arkasına sarkan Oswaldo Ramirez 52. dakikada İnkaları 1-0 one geçiren golü atar. İşler Arjantin için iyice zorlaşmıştır. Tribünlerin desteğini de arkasına alan Arjantin, beraberlik için baskısını arttırır. Maçın bitimine 12 dakika kala kazanılan penaltıyı Rafael Albrecht gole çevirir. Arjantin'in Dünya Kupası biletini alması için bir gol daha bulması gereken 12 dakika vardır. Golden 2 dakika sonra Arjantin'in ümitlerini suya düşüren gol gelir. Sahnede yine Oswaldo Ramirez vardır. Roberto Perfumo'dan kaptığı topu ağlarla kucaklaştıran Ramirez, Peruluları da sevince boğar. Arjantin'de sonradan oyuna giren Alberto Rendo 87'de beraberliği getirir takımına. Ümitler yeniden yeşermiştir fakat çok fazla zamanı kalmamıştır Albiceleste'nin. Miguel Brindisi maçın son anlarında ülkesine play-off şansını getirecek 3. golü atar. Ancak hakem kaleci Rubinos'a yapılan faulü görmüş ve golü iptal etmiştir.

Maç Arjantin için dramatik bir şekilde son bulur. Peru tarihinde ilk kez Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanırken, Arjantin futbolu tarihinin en üzücü günlerinden birini yaşamaktadır.

Maçtan sonra Arjantin soyunma odasında yaşananları ikinci golün sahibi Alberto Rendo'nun ağzından dinleyelim; “Attığım gol hayatımda attığım en üzücü goldü. Gole sevinememiştim bile. Topu ağlardan hemen çıkardım ki 3. gol için fırsatımız olsun. Ancak o gol gelmedi. Daha önce soyunma odasında böyle bir hayalkırıklığı görmemiştim. Takım arkadaşlarımdan pek çogu göz yaşlarına boğulmuştu. Teknik Direktor Pedernera ise bir köşede sessizce oturmuş sigara içiyordu. Benim icin ayrıca üzücüydü. Çünkü Dünya Kupası'nda oynamak için son şansımı kaybetmiştim.”



Gecenin yıldızı hiç şüphesiz Peru adına iki gol kaydeden 22 yaşındakı Oswaldo Ramirez'dir. Daha sonraki dönemde Didi'nin konuşmalarının hem Portekizce hem de çok yavaş olmasından dolayı ne kadar sıkıcı olduğundan, bazen uyumakla burun buruna geldiğinden bahseden Ramirez, o gün Didi'nin dediklerini yaptığını ve Brezilyalı hocanın haklı çıktığını da itiraf eder. O maçtaki performansı ona bir de isim getirmiştir: “El Verdugo De La Bombanera” yani “La Bombanera Celladı”

Peru ilk kez katıldığı 1970 Dünya Kupası'nda gruplarda Bati Almanya'nın ardından ikinci sırayı alarak çeyrek finale çıkar. Çeyrek finalde daha sonra kupayı da alacak Brezilya'ya 4-2 kaybederek kupaya veda ederler. 1970 Dünya Kupası Arjantin'in katılamadığı son Dünya Kupası'dır. 1970'den sonra yeniden Dünya Kupası'na katılamama riskiyle burun buruna kalan Arjantin bakalım 40 sene sonra neler yapacak? Hep birlikte göreceğiz.

Stereotyped from Enes Özbey

The Battle of Highbury

Futbol tarihinin seyrini birçok kez değiştiren maçlar, olaylar ve daha nice hikayeler olmuştur. Ancak geçmişte oynanan (14-11-1934) İngiltere- İtalya maçının tarihte sadece "İlk kez teşvik priminin konuşulduğu maç" olarak lanse edilmesi kabul edilebilir bir durum olsa da pek ala anlatılabilir bir konumdadır. Çünkü bu maç tarihte kilometre taşı görülebilir.

İtalya'nın 1934'te kazandığı dünya kupası sonrası oluşan kamuoyu kanaatı İtalya'yı, Fransa ve İsviçre dışında hiçbir takımın zorlayamayacağı idi. Nitekim Football Association'dan 1929 yılında dünya kupası ve uluslararası turnuvalarına katılma izni alan İngiltere ise yıllar sonra kibirini yenmiş ve sıradan bir takım görüntüsünde elemelere katılmıştır.

Pek ala bu maç futbol tarihinde ilk kez siyasetin ve politikanın futbola alet olduğu maç olarak görülebilir. Çünkü Fransa bu maçı ilk kez olarak İtalya ile düzenlemek istemiş. Ancak sonraları bu teklifi İngiltere ve İtalya'ya götürerek kendilerinin Birinci Dünya savaşından sonra eksilen ülkeler arası imajı "baskın" ve "düzenleyici" bir konuma getirmek için bu maçı ayarlamak istemiştir. Ancak bunun farkına varan Benito Mussolini'nin "Maçı biz istediğimiz için düzenleniyor, bu yüzden maç İngiltere'de oynanması kanaatindeyim" sözü üzerine İngiltere bu olayı kabul ediyor.


Maç düzenlenmeden önce İngiltere'nin oyuncular üzerinde çok baskısı olur. Mağlup bir coğrafya'nın bu insanları maçta yenilmeme adına oyuncularına ne gerekirse yapılacağının teminatını verir ancak kötü haber iki gün sonra adaya ulaşır. Çünkü Benito Mussolini oyuncularının İngiltere'yi yenmesi durumunda hepsine yeni model Ala Romeo ve ev alacak kadar para teklif eder. Para bir yana Alfa Romeo olayı çok konuşulur. Bırakın haftalık kazancı yıllık kazancı bugünküparite ile 800 euro'yu geçmeyen oyuncular için sayısı dünyada 1000'i geçmeyen arabalardan birine sahipolmak müthiş bir arzu getirir.

Nitekim tüm İngilterebu maça hırslı bir şekildehazırlanır. Maçın Highbury'de olmasının tek sebebi ise İngiltere kadrosunda tam sekiz oyuncunun Arsenalli olmasıdır. Ray Bowden, Frank Moss gibi dönemin ünlü oyuncuları Arsenal'de koşturmaktadır.

Nitekim bu maçla ilgili tek kilometre taşı da ilk kez milli marşların hazırlık maçı olmasına rağmen maç öncesi çalınmasıdır.

Maç başladığında dakikalar 12'yi gösterdiğinde İngiltere durumu çoktan 3-0 yapmıştır bile. Oyunu kontrol altına alan İtalya Guiseppe Meaz'nın iki golüyle durumu 3-2'ye getirip maçı İngiltere kalesine yıktığı anda futbolsahalarında ilk kez bir oyuncunun ayağı kırılmıştır. İtalyan orta saha oyuncusu Luis Monti, İngiliz oyuncu Drake ile girdiği mücadelede ayağını kırınca İtalya 10 kişi kalmıştır. 10 kişi kalmıştır diyorum çünkü o günkü futbol kurallarında oyuncu değiştirme şansı olmamıştır. Bu kural bumaçtan hemen dört gün sonra değiştirilmiştir. Bu da ayrıbir kilometre taşıdır.

Neticede İngiltere maçın genelinde rakibine oyun anlamında boyun eğse de maçı 3-2 kazanmayı bilmiş ve maçtan sonra konuşulanların bugün hala konuşulan durumlar olduğunu görmemizi sağlamıştır. Çünkü bu maç futbolun seyrini değiştiren bir maç olmuştur.

Bu yazıyı baştan itibaren okumamış olabilirsiniz. Zaten tonca gereksiz bilgi ve ham olmayan kaynaklardan çıkmış yine aynı derecede gereksiz futbol tarihi var. Ancak bu maçta öyle bir kilometretaşı olmuştur ki bugün bile bu sayfada kendisi hakkında yazı yazmak için sabırsızlandığımız "bir adam" futbol sahasında ilk kez milli olmuştur. Çünkü;

"Stanley Matthews 86. dakikada oyuna dahil olmuştur."

30 Eylül 2009 Çarşamba

Hampden in the Sun

Basit bir aynı şehir takımları derbisi olmaktan çok öte anlamlar taşıyan, 120 yıllık bir rekabetin 385. maçı oynanacak bu hafta sonu Ibrox Stadyumu'nda. Oynandığı gün Glasgow'da tek gündem maddesi olan, dünyanin en önemli derbilerinden Glasgow-Celtic rekabeti. Her maçı ayrı bir hikayeyi içinde barındıran nam-ı diğer “Old Firm” oynanmadan önce biraz gerilere gidip insanların hafızasına kazınmış bir Celtic-Glasgow Rangers hikayesini okuyalım ve hafta sonu oynanacak maç öncesinde biz de futbolseverler olarak yavaş yavaş maçın havasına girmeye başlayalım.

2. Dünya Savaşı bittikten sonra yeniden futbol oynanmaya başlayan İskoçya'da, Glasgow Rangers'in üstünlüğü göze çarpıyordu. Ikinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda Glasgow 6 kez ligi zirvede bitirirken, Celtic yalnızca 1 kez mutlu sona ulaşabilmişti. Peacok, Tully, Evans gibi o dönemin en iyi takımlarında dahi rahatlıkla futbol oynayabilecek yetenekte oyunculara sahip olan Celtic, potansiyelinin ortaya çıkarılmasını bekliyordu. Glasgow Rangers ise 2. Dünya savaşından en az yara alan takım olarak çıkmanın avantajı ile İskoç futbolunu domine ediyordu o yıllarda.

1957 yılının İskoçya Lig Kupasi finalinde de bu iki takım karşılaşıyorlardı. Ligde iki sezondur Rangers'in çok gerilerinde kalan bir önceki sezonun Lig Kupasi sahibi Celtic'in buraya kadar bile gelmesi başarı olarak kabul ediliyordu. Avrupa Kupası'nda Milan ile yapacağı maçı bekleyen lig şampiyonu Glasgow Rangers'in finalde favori olduğu Celtic taraftarları tarafından dahi kabul ediliyordu. Tarihler 19 Ekim 1957'yi gösterirken, Hampden Park'da oynanacak finalin tarihe geçecek bir maç olacağını kimse tahmin etmiyordu.

Maç hiç de maç öncesi beklenildiği gibi başlamamıştı. Celtic favori Glasgow Rangers'in kalesine akın akın gelmeye başlamıştı maçın başından itibaren. İlk 20 dakika içinde direkten dönen iki Celtic topu, gelecek golün de habercisiydi. Dakikalar 22'yi gösterdiğinde Charlie Tully'nin ortasında Sammy Wilson Celtic'i öne geçiren golü atmıştı bile. Glasgow Rangers 44. dakikaya kadar 1-0'lık mağlubiyeti korumayı başarıyor, ancak sol taraftan Rangers kalesine müthiş bir solo performans sergileyerek giren Neil Mochan'in harika golüne engel olamıyordu. Bu gol ilk yarının skorunu belirlerken, asıl önemli nokta bu golle Rangers'in gardının düşüyor olmasıydı.

İkinci yarıda da maçın mutlak hakimi şehrin yeşil beyazlı takımıydı. 53. dakikada Bobby Collins'in ortasında kafayı vuran Billy McPhail farkı 3'e çıkarıyor, 58'de Simpson ile farkı 2'ye indiren Rangers, yanlışlıkla Celtic'in ateşleme düğmesine basıyordu. 67'de McPhail, 75'te Mochan ikinci gollerini atarak skoru 5-1 taşıyor, 80'de McPhail yaptığ hat-trick ile farki 5'e çıkarıyordu. Attığı 3 golü de kafasıy la atan McPhail, klişe Türk gazetesi manşeti ile kafasını kullanıyordu. McPhail'in yapacakları henüz bitmemişti. 1956 yılında 2500 pound karşılığında Clyde takımından transfer edilen 24 yaşındaki McPhail 90. dakikada Rangers ceza sahasında yerde kalıyor, kazanılan penaltıyı atmayı reddederek Old Firm'de bir maçta 4 gol atan ilk oyuncu olma şansını elinin tersi ile itiyordu. McPhail yerine topun başına geçen Willie Fernie penaltıyı gole çevirip maçın skorunu ilan ediyordu; 7-1.

Celtic'in maç boyunca direkten dönen 4 topu ise skorun daha da artmasına engel oluyordu. Bu skorla Celtic üst üste ikinci kez İskoçya Lig Kupası'nı müzesine götürürken, belki de kupadan çok Rangers karşısında alınan galibiyete seviniyordu.

Maçtan sonra The Times “ A Wonderful Exhibition of Football” başlığı ile çıkarken, The Sunday Post “October Revolution” başlığını kullanıyordu.

Maçtan sonra Celtic kalecisi Beattie galibiyetin sevincini elleri ile 7 işareti yaparak kutluyor, bu resim finalin unutulmaz kareleri arasına giriyordu.


Saatle alakalı tarihe not düşülen ilk espri de Adnan Polat'tan 50 yıl once Celtic taraftarları tarafından yapılıyor, “What's the time?” sorusunun cevabı Glasgow'da “Its Seven past Niven (Glasgow kalecisi)” oluyordu bir süre.

7-1'lik skor Britanya'da bir finalde elde edilen en farklı skor oluyor ve maçtan sonra Celticli oyuncuların maçta giydikleri formaları günün anısı olarak almalarına izin veriliyordu. Her maç sonunda tribünlere gönderilen formaların yanında çok şeyler anlatıyor bu formalar “Popüler Futbol” sevdalılarına ve amatör ruhun futbolun güzelliği olduğunu bir kere daha ortaya koyuyor.

1957 yazında vizyona giren “Island in the Sun” filminin Harry Belafonte tarafından yapılan şarkısının sözleri, Celtic taraftarları tarafından degiştirilerek “Hampden in the Sun” adını alıyor ve maçta Celtic taraftarları arasında bu isimle anılmaya başlanıyordu.


Stereotyped From Enes Özbey

2 Eylül 2009 Çarşamba

Efsanevi Maçlar Ep5; Nottingham Forest - Derby County 1898

İngiltere Championship'de hafta sonu Nottingham Forest ile Derby County arasında oynanan ve 3-2 Nottingham Forest lehine biten derbi maç, sahada ortaya koyulan mücadele ve atılan goller ile Türk futbol bloglarının da gündeminde yer almıştı. Biz ise yaklaşık 110 yıl önce oynanan başka bir Nottingham Forest- Derby County derbisini anlatacağız bugün.

Takvimler 16 Nisan 1898 Cumartesi'ni göstermektedir. Futbolun artık iyiden iyiye popülerliğini arttırdığı İngiltere'de 27. FA Cup finali oynanacaktır. Nottingham Forest ile Derby County'nin Crystal Palace'taki kapışması için tam 62017 insan sahanın etrafında yerlerini almışlardır. İki takım ilk kez bir FA Cup mücadelesinde karşı karşıya gelecektir bu mücadele ile. Kazanan ilk FA Cup zaferini de kazanacaktır. Maç öncesinde herkesin favorisi Derby County'dir. Finale gelene kadar son FA Cup şampiyonu Aston Villa ile finalist Everton'u elemesinin yanında, final maçından yalnızca 1 hafta önce Nottingham Forest ile yaptığı lig maçını da 5-0 gibi farkli bir skorla kazanmıştır.

Favori Derby County olsa da klasik ifadesi ile derbilerin favorisi o zamanlarda da yoktu. Maça hızlı başlayan Nottingham Forest, Capes'in ayağından gole çok yaklaşıyor ama top Derby County'nin defans oyuncusu Methven'den geri geliyordu. Capes'in ve Nottingham Forest'in gole yaklaştığının habercisiydi yakalanan pozisyon. Maç öncesi çalışmaların bir çoğuna katılamayan Forest sol açığı Spouncer, sol tarafta Cox tarafindan düşürüldüğünde dakikalar 19'u gösteriyordu. Wragg'in kullandığı frikikte topla buluşan Capes bu kez kaleci Fryer'i avlamayı başararak takımını 1-0 öne geçiren golü attı. Golden sonra Derby oyunda daha iyi olan taraftı. Derby oyunda üstünlüğü ele aldığı bu bölümde golü de geciktirmemişti. Leiper'in yaptığı ortaya yükselen Derby'nin efsanevi oyuncusu Steve Bloomer'in kafa vuruşu üst direğe çarpıp Allsop'un koruduğu kaleye giriyor ve maça yeniden denge geliyordu. Devre bitmeden Nottingham yeniden öne geçmek icin bastırıyordu. Organize gelişen bir Nottingham atağında topla buluşan Richards'in şutunu kaleci Fryer çıkarıyor, dönen topu kaleye göndermek Capes için zor olmuyordu.

Devre de bu golle 2-1 Nottingham Forest lehine sonuçlanıyordu. Forest ikinci yariya onemli bir handikapla başlıyordu. Ilk golun asistini yapan Wragg sakatlanarak oyundan cikmak zorunda kaliyor, oyuncu degisikliginin henuz kurallara girmedigi o donemde, Forest bir kisi eksik oynamak zorunda kalmisti. Ama gun Nottingham Forest'in gunuydu. Ikinci yarinin neredeyse tamami Derby hakimiyetinde geciyor, ama Forest defansi kale onune adeta bir duvar oruyor ve Derby'nin gol atmasina izin vermiyordu. Maca noktayi ise 86. dakikada Mc Pherson koyuyor attigi golle Forest'i 3-1 one geciriyordu.

Forest ikinci yarıya önemli bir handikapla başlıyordu. İlk golün asistini yapan Wragg sakatlanarak oyundan çıkmak zorunda kalıyor, oyuncu degişikliğinin henüz kurallara girmediği o dönemde, Forest bir kişi eksik oynamak zorunda kalmıştı. Ama gün Nottingham Forest'in günüydü. Ikinci yarının neredeyse tamamı Derby hakimiyetinde geçiyor, ama Forest defansı kale önüne adeta bir duvar örüyor ve Derby'nin gol atmasına izin vermiyordu. Maca noktayı ise 86. dakikada Mc Pherson koyuyor attığı golle Forest'i 3-1 öne geçiriyordu.

İki takım arasında oynanan ilk FA Cup maçının sonucunda, kazanan Nottingham Forest oluyor ve ilk FA Cup'ını müzesine götürüyordu. Derby ise favori çıktığı maçı kaybederek, FA Cup'ı kazanmak için tam 48 yıl beklemek zorunda kalıyordu.

Not: 1899 ve 1903 yillarinda da finale cikan Derby farkli skorlarla finalleri kaybetmisti. 1946'da ise uzatmaya giden finalde Charlton Athletic'i 4-1 yenerek ilk ve tek FA Cup zaferini elde etti.

Stereotyped From Enes Özbey

Edit: Gelgidersin.Blogspot yazının başında bahsedilen maçın videosunu yolladı. Şu linkten izleyebilirsiniz.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Efsanevi Maçlar Ep4; S.Gijon - R.Sociedad 1979

İspanya'da General Franco'nun devrilmesinin üzerinden 5 yıla yakın bir zaman geçmiştir. Ancak futbolda hala Madrid etkisi devam etmektedir. Barcelona, Sporting Gijon, Sociedad gibi takımların çabalarına rağmen şampiyonluk Madrid dışına cıkmamıştır bu 5 yıllık süreçte. 79/80 sezonunda Sociedad, son haftaya kadar namağlup şekilde lider gelir, ancak son hafta hem de 9 kişi kalan Sevilla karşısında aldıklari 2-1'lik mağlubiyet hem ilk hem de en acı yenilgileri olur ve Real Madrid ust uste 3, son 6 yilda ise beşinci şampiyonluğunu elde eder Sociedad'in önünde.

Bir sonraki sezon da yine iki takim zirve mücadelesi yaparlar. Son haftaya girilirken zirvede 44 puanla Sociedad, hemen arkasında ise 43 puanla Real Madrid vardır. Sociedad'a şampiyonluk için beraberlik yeterli olacaktir zira iki takim arasında oynanan maçların ilki 1-0 Real lehine, ikincisi ise 3-1 Sociedad lehine sonuçlanmıştır ve ikili averaj üstünlüğü vardır lacivert-beyazli ekibin. Real'in rakibi ununu eleyip, eleğini asmış ve Real ile yakın politik bağları olan Real Valladolid'dir. Sociedad ise o dönemler İspanya'nın hatırı sayılır takımlarından Sporting Gijon'un misafiridir. Real Madrid'in golcü oyuncusu Juanito da mac öncesinde yaptığı açıklamada, şampiyon olurlarsa saha ortasindan soyunma odalarına kadar sürüneceğini söyler. Maçlar başlamıştır ve herşey Real'in istediği gibi gitmektedir. Real Madrid, Valladolid karsisinda 3-1 galip götürürken maçı, müthiş bir sağanak yağış altında oynanan maçta, Sociedad deplasmanda 2-1 mağlup durumdadır Sporting'e karşı. Gijon'da maçın son saniyeleri oynanmaktadir. Madrid'de şampiyonluk şarkıları söylenirken, Sociedad taraftarlari iki yil üst üste aynı yıkımı yaşamanın moral bozukluğu içindedir. Ama klişe söylemle maç 90 dakikadir ve henüz bitmemiştir. Sociedad'da Jesus Zamora sahneye çıkar ve skoru 2-2'ye getiren golü atar. Maçın bitiş düdüğünü o gün Zamora çalmıştır adeta. Resim bir anda tersine dönmüştür. Sociedadlilara bayram, Reallilere hüsran vardır.

Bu şampiyonluk son dakikada kazanılan sıradan bir şampiyonluk değildir İspanya'da. İspanyol futbolunda bir dönüm noktasıdır da aynı zamanda. Yıllarca Franco'nun baskısı altında yaşamış Bask bölgesinin Franco devrildikten sonra elde ettiği ilk şampiyonluktur kazanılan. Bu şampiyonluğun Franco'nun takımı Real'e karşı kazanılması ise ayrı bir mutluluktur Basklılar için. Bu şampiyonluğun ardından bir süre İspanya Ligi'nde Bask rüzgarının etkisi hissedilmeye başlıyordu. Sociedad ertesi sene de ligi onde göğüslüyor, sonraki iki sezon ise mutlu sona Bilbao ulaşıyor ve La Liga şampiyonluğu 4 yil üst üste Bask bölgesine gidiyordu. Real Madrid ise üst üste 5 sampiyonluk yaşayacağı o efsane donemden önce 5 yıl şampiyonluklara ara veriyordu.

Stereotyped from Enes Özbey

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Efsanevi Maçlar Ep3 ; İngiltere - Macaristan 1953 (Bölüm 1)

Futbol tarihinde Hollywoodvari maçlar her zaman olmuştur, olacaktır da. Ancak bu maçları Hollywood prodüksiyonundan çıkarıp Emir Kustirica'nın eline verildiğinde şark'ın çocukları garpın çocuklarından her zaman bir adım önde olacaktır.

Hoş, önemli olan olaya bakış açısı değil, olayın bize nasıl baktığını görmek. Tıpkı 1953 yılında oynanan İngiltere - Macaristan maçı gibi.

Şimdiki adı Wembley, ama ilk kurulduğu yıllardaki ismi Empire stadı olan mekanda oynanacak olan bu maçın öncesinde İngilizler her zamanki gibi hiçbir zaman emin olamadıkları ama kendilerinde var olduklarını tezahür ettikleri tipik guruları ile yine ve her zamanki gibi yeniden aşağılayıcı, alaycı ifadelerde bulunmuşlardır. Futbol kitaplarında bol bol yazılan, "We are hungry, coasting to victory!" şeklinde maçtan önce el ilanlarından dağıtıldığı söylenir. Bunlardan daha edeplisi olan maç öncesi ilanlardan birisi de şudur.

Macaristan takımının bir çok oyuncusu iyidir iyi olmasına da, çoğunun bu tarzdaki uluslararası maç deneyimi ve cabası olan "kazanma kültürü" yoktur. Bu maçtan önce Macaristan'ın Budapeşte'de İsviçreye 4-1 yenildiğini de vurgulamak lazım.

Maç henüz başladığında Hidegutki (Yugoslav asıllı) bir gol atar. Empire stadyumu sessizliğe bürünür. Ancak ilelreyen dakikalarda inanılmaz hücum hattı bulunan İngiltere Macaristan'a baskı uygulayarak durumu eşitler. Ancak Hidegutki durumu 1-2'ye getirdiğinde maçtaki oyun üstünlüğü İngilterededir. Maç bir süre rölantide devam ederken şahsi kanaatimce gelmiş geçmiş en iyi sol ayaklı oyuncu olan Puskas iki gol birden atınca İngilizler resmen şoka uğrar. İlk yarının sonlarına doğru devşirme oyuncu Mortersen durumu 2-4'e getirdiğinde İngiliz takımının tek umudu ikinci yarıda zamanın en popüler taktiği pivot santrafor/hedef adam uygulaması idi. Ama onla da başarılı olamadılar ve maç Macaristan'ın 3-6 üstünlüğü ile sona ermişti. (Maçın görüntülerini şu adresten edinebilirsiniz)

Bu maç futbol tarihindeki(Güney Amerikadaki örneleri saymaz isek) ilk başkaldırının belki de tek örneğidir. Maçın skorunu, önemini kavrayacak olan doğu halkı bu haberi ertesi günkü gazetelerden öğrendiğinde sokaklar yavaş yavaş Alman hava saldırısı öncesi panik/telaş karışımı bir duyguya sebep olacaktı.

Frenc Puskas bu maç sonrası blogda daha öncesi yazdığımız gibi aynen şunları söyleyeekti;

"Uzun yıllar oynayınca bir dolu unutulmaz anıya sahip olabiliyorsunuz. 1953’te ingiltere ile Wembley’de oynuyorduk. Sağ kanattan penaltı noktasına doğru bir orta geldi; o an Billy Wright’ın defans bloğu oluşturmak için üzerime geldiğini gördüm ve ondan önce davranarak, topa aynen Budapeşte sokaklarında bir çocukken yaptığım gibi topuğumla vurdum. Kalede Gil Merrick vardı ve top onun yanından ağlara gidip gol oldu. O maçta aldığımız galibiyet(3-6), aynı zamanda İngiltere milli takımı’nın ilk kez kendi sahasında yenilmesi anlamına da geliyordu. O zamanlar komunizmle yönetilen ülkeme döndüğümde, topukla attığım bu gol için ‘devrimci gol’ adını vermişlerdi bile." Ferenc Puskas

İngiltere: 3 - Macaristan: 6

Stad: Wembley (Empire)
seyirci: 104.000
hakem: Leo Horn(Hollanda)

Goller;

0-1 Hidegkuti 1'
1-1 Sewell 15'
1-2 Hidegkuti 20'
1-3 Puskás 22'
1-4 Puskás 29'
2-4 Mortensen 37'
2-5 Bozsik 54'
2-6 Hidegkuti 56'
3-6 Ramsey 61' (pen)


Not: Bu maçın elbette bir rövanşı olacaktı olmasına. Bir sene sonra Macaristan bu sefer Budapeştede İngiltereyi 7-1 yenecekti. Bu maçın yazısını Bölüm 2 de aktaracağım.

2 Haziran 2009 Salı

Efsanevi Maçlar Ep2; Brezilya- İtalya,1970

Futbol için en önemli final mücadelesi "Dünya kupası finalidir" görüşüne ziyadesiyle katılmam. Ancak futbol finalleri arasında en önemlisi gayet tabi dünya kupası finalidir, kağıt üzerinde.

Benim aklıma yansıyanlar değildir şart. Küçük bir çocuğun soğuk bir Akşam üstü oynanan mahalle maçında hissettikleri sayesinde Dünya kupasını iplememe arzusu hep olsun, içine doğsun.

Ama gelin görün ki, 1970 yılında oynanan bu maçta oynayan tüm oyuncuların heyecanını globalleşmeye başlayan dünyanın, o eski mahlasına veda ettiği son günlerde varolsunlar/sağolsunlar medya ve dünyanın en köşesindeki halkın merak etmesine dahi vesile olabilecek bir mecrada oynandığını biliyoruz. Yani televizyonda.

Ha keza o eski Rio çocuklarının kulaktan kulağa yaydıkları "Tanrı sekansında, gölgede oyun" lakabını ilk kez televizyonda izleyenler heyecanlanmıştır muhakkak. Ama siyasi düzeni yenilenmeye/reformizasyona giren dünyanın iki kutubunun oynadığı bu maç elbette kilometre taşı olmamıştır olmasına. Lakin kolonizasyon ülkesi eskisi Brezilya, Avrupa'nın eski çocuğu diye köşeye atılmış milliyetçi müdavimi İtalya. Dahası da var muhakkak.

Globalizasyon karşıtı örgütlenen anarşist(!) oluşumcu Punk kültürü ve yandaşları bu global düzeyde oynanan müsabakaya karşı büyük bir tepki duysa da; Güney Amerikadan gelen(!) uyuşturucu otlardan dolayı Brezilyaya mı sempatizanlık yapmıştır , yoksa pisa'nın kaşları kara, gözleri sürmeli diye yekten oldukça italik bir tavır takınmıştır bunu bilmiyoruz.

Ancak tüm bunların gölgesinde Catenaccio vs God's mod karşılassa da bir görsek hani, kim kimi dövüyor minvalinde futbolun kilometre taşlarını hazırlayan futbol işçileri de boş durmadı değildi o gün, bacakları tir-tir titrese de.

Bu maç Dünya Kupası finallerinde ziyadesiyle hatırlanacak bir maç olarak görünmemekle birlikte, hafızalardan halihazırda silinmiş olsa dahi benim gözümde bir dönemin bilinmeyen ama kulaktan duyulan taktiksel formasyonun(Catenaccio) devrini bitirdiğini, ve herşeyden öte televizyon mecrasını kullanarak toplumların yeni Afyonunu oluşturan yeni futbol düzenini oluşturduğu bir maçtır.

Yani kral öldü, yaşasın yeni kral maçı idi. Skordan bahsetmedim bile.

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Kupa 7'li

Bugüne değin herhangi bir takım kadrosunda yıldız iki-üç isim barındırsa, basın organları ya da kamuoyu "Rüya takım" plesenk'ini yapıştırır dimağlara. Bugün'ün Barcelona'sı buna en iyi örnektir. Kabul, futbol ve mazisi çok çabucak tüketilen bir meta olunca haklılık payı var bu damganın, Rüya takım olmanın.

Esasında Efsanevi maçlar etiketi yazısı olarak yazacağım E.Frankfurt-R Madrid maçını, görüntüleri tekrardan izleyince değiştirmek istedim. Aslında bu maçtan daha önemli bir durum var: Madrid'in Kupa Yedilisi. Popülist davranmak istemem ancak görüntülerini gördüğümüz şunca tarihteki maçların üzerine konuşacak olsak işte o "Rüya Takım" kalıbına uyan tek takımdır gözümde o dönemim Madrid takımı.

Bahsedilen maç Şampiyon Klüpler Kupası maçı. Frankfurt 1-0 öne geçiyor. Bunun üzerine Hampton parktaki seyirciler(130 bin kişi) tam tamına 6 Madrid golünü üst üste görüyor. Ve maç 7-3 bitiyor. Skor değil bizim avuntumuz gayet tabii, oynanan futbolun güzelliği. Madrid Catenaccio taktiğinin asılı kalmış gölgesinde oynadığı beksiz orta saha taktiğinin en iyi meyvesini topluyordu zira o dönem, yıldızları Di Stefano ve Puskas ile.

Bu arada Hampton Park tribünlerine dikkat derim ve köşeye çekilirim.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Efsanevi Maçlar Ep1; İngiltere - Batı Almanya


Futbol garip bir oyun.

Yıl 1966. Dünya kupasında final günü geldiğinde takvimler 30 temmuzu gösteriyordu. Henüz siyasal olarak iki parçadan oluşan Almanya favori olarak finale geldiğinde karşısında ilk kez bu kadar kupaya yaklaşmış ve arkasında seyirci desteği olan İngiltere ile karşılacaktı. Maç öncesi futbolun sportif başarısından daha çok İkinci dünya savaşından sonra iki ulusa miras kalmış karşılıklı kin ve haset duygusu bu maçı çok önemli kılıyordu.

Maç başladığında Alman takımı 13. dakikada Haller ile ilk golünü bulurken İngiltere buna 19.dakikada karşılık verecekti. 80.dakikaya girildiğinde Peters ingiltereyi öne geçirdiğinde ve maçın sonuna yaklaşıldığında İngilizlerin kupanın sevincini yaşıyorlardı. Ancak sevinçleri kısa sürdü. 90.dakikada Weber Almanya'ya bir şans daha tanıyan golü atıyordu.


Bu maçı efsanevi kılan şey maçın daha çok siyasal bir obje olarak görülmesi değil nitekim. Uzatma başladıktan 10 dakika sonrası Hurst yıllardır tartışılan bir gole imza atınca Alman takımı topyekün ileri çıkıp tabiri cazise maile boyu hücum yapmayı dener ve Hurst maçın sonlarına doğru kontraatak'tan bir golü daha yazar tabelaya.

Yazar yazmasına da sahadaki İsviçreli hakemin 3.golden sonra maçı adeta bırakması, taça giden topu görmezden gelip sahada topu araması üçüncü golün adeta aslında gol olmadığı süphesini izleyenlere tekrar göstermiştir.Halbuki üçüncü golde Azeri uyruklu yan hakem Tevfik Bahremov'un ısrarlı bir biçimde orta noktaya doğru hareketi golün şüphesizliğini yani buz gibi gol olduğunu halihazırda tamamı ile İngiliz dolu statda pek fark edilmediği gibi yıllar sonra Orta saha oyuncusu Wilson'un maçtan sonra hakeme gidip topun aslında gol olmadığı söylemi bu maçı tartışmalı maçlar sıralamasına üst sıralara çıkaracaktı.



Futbol gariptir dedik ya, hakikaten öyle. Bu maçta hatalı karar veren Tevfik Behramov'un adı bugün Azerbaycan ülkesinin Bakü kentinde bir stada verilmiştir. Bu hatalı karar verildiği yıllarda Azerbaycan'ın hala Sovyetler'e bağlı olduğu ve golün Alman kalesine verildiğini de söylememize pek gerek yok gibi. Değil mi?

England v West Germany
July 30, 1966
Wembley, London
World Cup Final

England 4 (Hurst 19, 100, 119,
Peters 78)
West Germany 2 (Haller 13, Weber
89)
HT: 1-1
Ref: G Dienst (SWZ)

England: Banks - Cohen,
J Charlton, Moore, Wilson, Ball, Stiles,
R Charlton, Peters, Hunt, Hurst.

West Germany: Tilkowski -
Hottges, Schulz, Weber, Schnellinger,
Haller, Beckenbauer, Overath, Seeler,
Held, Emmerich.