22 Ekim 2009 Perşembe

Football Quotes #33

"Hayatımda sadece üç şey var; Futbol, kadın, yalan. Ama ben bunların sadece ikisine sadığım." Trevor Francis

Trevor Francis, futbolun sahadaki Franz Kafkasıdır (!)

20 Ekim 2009 Salı

Cehennemde İki Devre

Bugün, henüz yeni keşfettiğim sitenin bir mottosu vardı; "Futbol ikinci dilimizdir."

Şu sayfada ya da başka bir ortamda İkinci Dünya savaşı hakkında bir hikaye veyahut bir olay yazsak, duysak herhangi bir serzenişte bulunmadan olayın bilinçaltımızdaki yansımalarından olsa gerek geçiştiririz. Ancak işin içine futbol ve yansımaları girince bilinçaltımız bunu bize farkettirmeden ayıklayıp bir çeşit argüman olarak sunar.

Size, Çanakkale savaşında ya da Balkan harbinde kaç kişi ölmüştür? diye sorsam, kendim dahil bunu bilecek kişi sayısının çok az olduğuna eminim. Ama soruyu; Balkan Harbinde kaç adet Fenerbahçeli oyuncu yaşamını yitirmiştir? diye sorsam bilinçaltımız bu argümanı bize ölümün futbolla alakası olmadığı halde ayıklayıp sunar.

Evet, ölüm futbolla ilgili bir mevzu ya da durum değildir. Ancak Dinamo Kiev takımı oyuncularının 1941 yazında yaşadıkları olay, dönemin gerçeklerini anlatması bir yana futbolun nelere kadir olduğunun da kanıtıdır.

Almanlar 1941 baharında Kiev'i işgal ettikleri sırada Ukrayna ligi çoktan tatil olmuştu. Üstelik, işgal sonrası dönemin önemli takımların oyuncularına Almanya futbol liglerinde oynaması şartıyla pasaport verileceği önerilmesine rağmen, Dinamo Kiev takımından kimse bu öneriyi kabul etmez. Dahası, Kiev takımı oyuncuları ve çalışanları Ukrayna'da Almanların kurduğu olağanüstü hal bölgesi mevkisinde angarya işlerde çalıştırılır. Kimi fiziğinden dolayı nakliye, kimisi fırın, mermi üretimi gibi işlerde çalıştırılır.

Alman nizamiyesindeki görev değişikliği sonrası yeni gelen Alman Yüzbaşı'nın futbola bakış açısı farklı olduğu için Dinamo Kiev takımı oyuncularının bu angarya işlerinden çıkarılıp Zenith stadında çalışabileceğini ve bu antremanlar sonunda Alman ordusunun kendi aralarında oluşturduğu takımlarla maç yapabileceğini belirtmesi üzerine Dinamo Kiev antremanlara kaldığı yerden devam eder.

Takım adını da Start olarak değiştiren Dinamo Kiev, Alman ordusu takımları ile yaptıkları maçlardan üstüste galip gelerek Almanların dikkati ve kibirini üzerlerine çekmiş ve tehditler almaya başlamışlardır. Alman ordusu üst yetkililerinden "yenilmeleri" konusunda tehditler alan oyuncular için son şans dönemin ünlü Alman takımı Lutwaffe Flakelf olacaktır. Ama Start takımı hızını bir kere almıştır. Lutwaffe Flakelf takımı da Ukrayna'dan eli boş dönmüştür.

Ve bu tehditlere karşı direniş gösteren Start takımı, Alman gizli teşkilatı Gestapo'nun gece yarısı kampa yaptığı baskınla Yahudi esir kampına götürülür. Ve burada takım oyuncularından Korotkykh uğradığı işkence sonrası hayatını kaybediyor. Esir kampındaki ayaklanmalar ve işkencelerden dolayı takım kaptanı Klymenko, Kuzmenko, Deniykz ,Trusevich gibi oyuncular hayatını kaybediyor. Takımdan sadece iki kişi hayatta kalıyor.

Yıllar sonra bu olay Cehennemde İki Devre adlı filme konu olup "bu güzel oyunun" nelere kadir olabileceği ve hangi kudret sahiplerinin "bu güzel oyuna" muktedirlik taslayabileceğini gösterip boğazımızda bir düğüm bırakmıştır.

Futbol ikinci dilimizdir...

Bad and Ugly Ep11

Ron "The Chopper" Harris, 20 yıl boyunca Chelsea formasını giyen ve Mavililerin gözünde efsane bir oyuncu olmasına rağmen bugün futbol kitaplarında "Tarantino kan efekti desenli" sayfalarda yer alması futbolun bir "gereği" , hatta ihtiyacı olur.

Öncelikle Chopper mâhlasının Amerikadaki anlamı gibi olmadığını, İngiltere'de argo anlamı erkek üreme organı olduğunu belirtmek lazım. Ansiklopedi ağzı ile konuşmaktan hazzetmem ancak bu mâhlasın Ron Harris'e verilmesinin sebebi çok açıktır. Londra'da oynanan ve maçtan daha çok hangi iki oyuncu ilk kırmızı kartı görür'ün tartışıldığı maç sırasında bahsi kapatan ve ben ölmedim mesajı'nı Norman Hunter'a veren Ron Harris, gayet tabi maçın 34. dakikasında kırmızı kartı görüp çıkarken Norman Hunter'ın da kırmızı kart görmesini engelliyordu. Çünkü maç sırasında Leeds United'ın kullanacağı korner sırasında direkt olarak Norman Hunter'a gider ve hakemin göremeyeceği şekilde sağ kroşe çıkınca Hunter yere yığılır. Yere yığılan Hunter'ın ağzına bir tutam çim vermeyi de ihmal etmeyen Harris'in yanına hakem yaklaşır.

Hakem aslında olayı görmez. Ama kırmızı kartı direkt olarak Harris'e verir. Bu olayın gecesi Leeds United'a giden Norman Hunter'a posta ile vibratör yollayan Harris, mesaj vermek için illaki atların kafasının kesilmemesini göstermiştir belki de. Ancak bu olay duyulduğunda onun lakabı hazırdır; "The Chopper"

Bu bağlamda, bugün Premier ligdeki hakemlerin sertliklere karşı toleransının bir orjinin bulunduğunu söyleyebiliriz açıkcası. Bilhassa 1960-1984 arası İngiliz takımlarının hücum hatlarıyla değil de savunma hatlarıyla övünmesi ve bunu orantılı güç kullanarak yapmaları tezimizi güçlendirir.

Ron Harris ile ilgili bir not da şudur; Chelsea kulübünden Brentford kulüne oldukça yatay bir geçiş yapmasının sebebi, Chelsea taraftarlarını bir bar kavgasında beyzbol sopası ile kovalayan Harris gerekçe olarak alkollü taraftarların kalçalarına imza attırmak isteğidir.

Lakabı(Chopper) ve kişiliği gereği bu ince nüktedan'ı anlamayan Harris, taraftarın gerçekten o bölgesine imza atmak istediğini sanar ve taraftarları kovalar. Ve bu olay sonucunda emeklilik sinyalleri verir.

Her ne olsa da, bugün bile Chelsea kulübünde en çok formayı giyen oyuncu olarak alkışı hak ediyor Harris.

Middlesbrough F.C. 1949-50

Hüseyin Ataş Stereotype Ball'da

Mâlumunuz, Türk futbol tarihi ile bilgim çok "kıt" ve ne yazık ki derin değil. Gayet tabi, bunun belli, başlıca sebepleri var. Misal; Türk futbol tarihinin orjini sayabileceğimiz Kadıköy F.C ile ilgili bir yazı yazmak için salt internet üzerinden araştırarak değil de bazı arşivlerden kitaplar çıkarabilmek gerekiyor. Açıkcası işin kolayına kaçmak daha cazip geldiği için ulaşması daha kolay bilgiler bu blogda oluyor.

Bu bağlamda, bu boşluğumuzu dolduracak bilgi ve birikimde olduğunu düşündüğüm sevgili kardeşim Hüseyin Ataş'ı blog kadrosuna dahil etmeyi uygun gördük karşılıklı olarak. Kendisini fazlaca tanıtmaya gerek ve beis görmüyorum. Çünkü Hüseyin, gerek çok sevdiği Adana Demirspor'a gerek Türk futboluna çok genç yaşına rağmen oldukça olgunluk ve büyüklükte katkılarda bulunuyor. Şüphesiz, yazılarına bu bloğun konsepti gereği devam edecek.

Kendisine hoşgeldin diyorum.

Zvonimir Boban ve İkiyüzlülüğümüz

Futbol garip bir oyun. Şu ortamda belki de onlarca kez futbolun içine siyaseti, dolayısı ile politikayı koyan kişi ve kurumlara bulunan nefretimizi belirtsek dahi, birgün bir futbolcu polise saldırdığında onu siyasi "ikon" haline getirebiliyorsak, illaki ironi oluşturma çabamızdan değil "ikiyüzlülüğümüzden" kaynaklanır.

Livorno, Demirspor maçında "Endüstriyel spora ve dolayısı ile Endüstriyel futbol'a" karşı durumumuzdan dolayı saf tutup, maç sonrası medya kuruşları ve sponsorlar bize yüz vermedi demek bu ikiyüzlülüğümüzü perçinlemez, ama iç kaygılarımızı harekete geçirir.

Zvonomir Boban'ın Kızılyıldız-Dinamo Zagreb maçında kavga ettiği polis, Zagrep taraftarı ve tipik bir Yugoslav komünisti olmasına rağmen bugün polisin değil de Zvonomir Boban'ı konuşuyorsak bir sebebi olmalı.

Aynı Boban'ın Yogoslavya dağıldığında apar topar Milano kulübü Milan'a kaçması bir yana, uçan tekme yiyen polisin iki yıl boyunca Hırvatistan'da hapis hayatı yaşaması da bizim maskemizi düşürmez. Çünkü biz alışkınızdır bu duruma.

Sevmez isek kanalı değiştiririz.

Aynı polisin hapisten çıkınca Boban'a "Benim suçum yoktu" minvalinde yolladığı mektuptan haberimiz yoktur. Çünkü Boban'ın bu olaydan dolayı Yugoslav mahkemelerine açtığı ve kazandığı tazminat davası parasından olma lokantası ile ilgileniriz.

Yetmezmiş gibi, yine aynı sayfalarda "Komünizm'in işlevsel olarak doğu bloğu ülkeleri futboluna mükemmele yakın hizmeti bulunmuş" der, ordu'nun bu ülkelerde futbolu kana buladığından şikayetçi oluruz.

Lucarelli gol atıp klasikleşen hareketini yaptığında öyle seviniriz ki Boban'ı unutmuşuzdur çoktan. Ama oligark ülkenin bir başka oligark takımına gittiğinde unuturuz onu. Yine aynı çağda Mussolini'nin takımına gittiğinde onu "sıradan" futbolcu olarak görürüz. Ama gösteri dünyasının adamı içine kapanmayıp Livorno'ya dönünce Kral döndü! nidalarını bürünürüz.

Aynı Livorno'nun Militar servis sermayesinden çıktığını görmez, Liverpool'un hükümet yanlısı kömür fabrikaları sendikasından çıktığını bilmez, Bilbao kulübünü'nün ulusçu milis paraları ile dönmeye başladığını hissetmeyiz.

Kral Alfonso, Franco, Mussolini, Pekhart, Marx deriz.

Ama "ikiyüzlülüğümüz" bize dem vurmaz;

Çünkü beğenmez isek bu sayfayı kapatırız.

Enstantane #22

15 Ekim 2009 Perşembe

...

.... (Yorumlar, halihazırda hakkında savcılıkta suç duyurusu bulunan malum şahsın, gerçek yüzünü gösteren eleştiriler ve ne idüğü belirsiz "adsız" yorumlar yollamasından mütevellit silinse de, konu ile ilgili yazı ise bu blogda malum şahısın adını kelam niyetine bile saymak istemediğimizden değil; interaktif sayfalarda ününün çoğalıp kendini bir çeşit "fenomen" sanmasını engellemek için silinmiştir.)

14 Ekim 2009 Çarşamba

133

Futbol kulüplerinin başına olaylar, felaketler gelmiştir de, ciddi ölümler ve talihsizlikler dışında C.F Monterrey kulübünün başına gelenler gerçekten "kadersizlik". Muhakkak ki Torino ve Manchaster United'ın başına gelen uçak kazaları tarihte en çok konuşulan ve unutulmaya çalışılan bir olay olsa da, Meksika gibi futbolun ününü yurt dışına bir türlü satamamış bir ülkenin futbol kulüplerinin başına olaylar, hadiseler gelmiştir ve pek duymamışızdır. Nitekim Monterrey kulübünün başına gelen olay gibi.

Şahsen bu olayı bile herhangi bir yerde okumamış olmamama rağmen Monterrey kulübünün 1945-46 sezonunda yediği tam 133 golün (maç başına 4.4) nasıl başarıldığına göz gezdiriyorken nihai sonuca vardım.

Çünkü Monterrey kulübü 15 Eylül 1945 günü Guadalajara'ya Oro takımı ile maç yapmaya giderken bir benzin istasyonunda durur. Benzin istasyonunda çalışan dikkatsiz biri sigarasını söndürmeden yere atınca istasyon ve otobüs birden alev alır. Oyuncular çıkan bu alevden kendini kurtarmaya çalışırken istasyonun da alev alması sonucu 3 Monterrey kulübü oyuncusu yanarak ölür, 7 oyuncu ise çok ciddi şekilde yaralanır. Bir daha da futbol oynayamazlar.

Nitekim bu olaydan sonra Meksika liglerindeki tüm takımlar büyük bir vefa örneği göstererek kendi belirlerdikleri oyuncuları Monterrey'e iki senelik kiralama teklifi yollarlar. Monterrey bunu kabul etmez ve o sezon tam 133 gol yerler.

Enstantane #21

Dip-not: Bobby Robson ve arkadaşları Meksika 70' için gittikleri Meksika'da çeyrek final öncesi stres atıyorlar.

Legend; Luis Suarez

France Football'un 50 yılı aşkın süredir verdiği Ballon D'or, nam-ı diğer Altın Top ödülü bügüne kadar 18 farklı ülkeden onlarca farklı oyuncuya gitti. Ödül pek çok kez İspanyol kulüplerinde oynayan oyunculara da verilmesine rağmen, 1956 yılından beri verilen ödül şu ana kadar sadece bir kez İspanyol bir oyuncuya verildi. İşte bu isim Helenio Herrera yönetiminde 60'lı yıllarda Avrupa'yı kasıp kavuran Inter'in efsane isimlerinden Luis Suarez'den başkası değildi.

Tarihler 2 Mayıs 1935'i gösterdiği gün La Coruna'da bir Galiçyalı olarak dünyaya gelir Luis Suarez. Bezlerden yapılmış toplarla La Coruna sokaklarında koştururken İspanya futbol tarihinin en unutulmaz oyuncularından biri olacağından da habersizdir Suarez. Henüz scoutların sokakları didik didik ettiği yıllar gelmemiştir ve kulüpler en öz kaynaklarından beslenmektedir. Suarez de ya Deportivo La Coruna tarafından keşfedilecektir ya da kendisine başka bir yol çizmek zorunda kalacaktır. Toprağın üstüne yakın bir maden gibi göz önündedir yeteneği ve keşfedilmesi de uzun sürmez.

1949 yılında Deportivo'nun kapıları açılmıştır genç yeteneğe. 4 yıllık genç takımlar macerasından sonra, artık sahaya çıkacak kıvama geldiğine kanaat getirilmiştir genç oyuncunun. La Liga'da ilk maçına 6 Aralık 1953'te Barcelona karşısında çıkar. Hiç de iyi bir başlangıç olmamıştır Suarez için. Deportivo sahadan 6-1 mağlup ayrılır. Sezonun geriye kalanında 13 maça daha çıkar La Liga'da ve 3 gol kaydeder. Sezon sonunda ise çok önemli bir teklifle karşı karşıyadır Deportivo ve Suarez. İlk La Liga maçında karşısına çıktığı Barcelona transfer etmek istiyordur Suarez'i. Daha tam bir sezon bile Deportivo forması giyemeden kendisini Katalunya'da buluverir. Ancak Barcelona formasını giymesi için henüz erkendir. Klasik tabirle pişmesi ve takımda düzenli olarak forma giymesi için 1955/56 sezonuna kadar Barça'nın rezerv takımı CD Espana Industrial'da forma giyer. 7 sezon kalacağı Barcelona'da 2 La Liga, 2 Kupa, 2 de UEFA Kupası (Inter-Cities Fair Cup) şampiyonluğu yaşayan Luis Suarez, kariyerinin zirvesine 1958-60 yılları arasında takımı çalıştıran Helenio Herrera yönetiminde ulaşır.

1959 yılında hem lig hem de kupayı kazanan Barcelona, 1960 yılında ise hem lig hem de UEFA kupası şampiyonluğuna ulaşırken, Luis Suarez de France Football tarafından Avrupa'da yılın oyuncusu (Ballon d'Or) seçilir. Luis Suarez bu ödülü alan ilk İspanyol olur. Ertesi sezon Barcelona ile Suarez'in başarılı grafiği sürer. Şampiyonlar Ligi'nde finale çıkan Barcelona'nın rakibi Benfica'dır. Barcelona maçı 3-2 kaybederken, Katalan takımındaki kariyerinin sonuna gelen Luis Suarez'in tek tesellisi kupada Real Madrid'i saf dışı bırakmış olmalarıdır. “Barcelona kariyerimin hatırlamak istemediğim tek günü” dediği final Suarez'in oynadığı finaller içerisinde tek kaybettiği finaldir de aynı zamanda.

Ancak bu kayıp Luis Suarez'in içinde birşeyler ispat etmesi gerektiği gibi bir his uyandırır. Helenio Herrera Barcelona'dan sonra soluğu Milano'da Inter'in başında almıştır. Henüz Avrupa'da ismi çok fazla duyulmamış olan Inter'in hedefinde Herrera'nin eski öğrencisi Suarez vardır. Günümüzde bu biraz kırılmış olsa da o dönemde İspanyol oyuncuların yurtdışında oynaması alışılmış bir durum değildir. Futbolu bıraktıktan sonraki dönemde “Kendi ülkem dışında da başarılı olacağımı ispat etmek istedim.” diyen Suarez 250 milyon İtalyan Lireti (142 bin euro) karşılığında Inter'e transfer olur. Bu aynı zamanda dönemin transfer rekorudur ve Suarez'i Dünya'nın en pahalı futbolcusu yapmıştır. İtalyan Ligi savunması ile ün salmış, takımların atmaktan önce yememek için oynadığı bir ligtir. Suarez ise tamamen farklı bir mentalitenin hüküm sürdüğü bir ligden gelmiştir İtalya'ya. İspanya'da skorer bir orta saha oyuncusu olan Suarez'in takıma kendini adapte etmesi için oyununda bazı degişiklikler yapması gerekir. “ Geriye dönüp baktığımda çok başarılı olduğumu görüyorum. Çünkü sevdiğim oyun için pek çok fedakarlik yaptım.” sözleri, Suarez'in başarılı olmak için elinden geleni yaptığını da ortaya koyması açısından önemlidir.

Helenio Herrera yönetiminde Suarez'li Inter “La Grande Inter” efsanesini yazmaya başlamıştır. 1964 yılı Suarez için hayatının en unutulmaz dönemlerinden biridir. Inter Şampiyonlar Ligi finalinde Real Madrid'i 3-1 ile geçerek Avrupa'nın en büyüğü olurken, eski Barçali Suarez de Real Madrid'i yenmenin zevkini bir kez daha yaşar.

Sezon daha bitmemiştir. İspanya'nın evsahipliğinde yapılacak bir Avrupa Şampiyonası vardır. İspanya genç ama potansiyeli olan, kararlı, hırslı oyunculardan kuruludur. En iyi İspanya milli takımı olmamalarına rağmen, takım olarak ortaya koydukları futbol ile seyircileri önünde kupayı kaldırırlar. Bu İspanya'nın kazandığı ilk uluslararası turnuvadır. 2008 yılına kadar da tek turnuva olarak kalır. 1961-1970 yillari arasında giydiği Inter forması ile 328 maca çıkan İspanyol oyuncu, 55 gole de imza atarak, kazanılan 3 Seri A, 2 Sampiyonlar Ligi ve 2 de Kıtalararası Kupa'da en büyük pay sahiplerinden biri olur ve Inter'in en başarılı döneminin efsane oyuncuları arasına girer.

Inter kariyerini 1970 yılında noktalayan Luis Suarez, daha sakin günler geçireceği ve emeklilik günlerine hazırlanacağı Sampdoria kariyerine başlar. 3 yıl daha futbol oynadıktan sonra yeşil sahalara veda eder.

Pek çok yetenekli oyuncu gibi Suarez de şansını teknik direktörlükte denemeye karar verir. Teknik direktörlük kariyerine efsane olduğu Inter'de başlayan Suarez, degişik dönemlerde 3 kez mavi-siyahlı takımın başına gelir. Bir dönem İspanya Milli takimi ve Deportivo La Coruna gibi takımları da çalıştıran Suarez, “Hocalığı oyunculuk kadar iyi yapamadım. Ben daha çok oynamak için yaratılmışım.” diyerek hocalıkta başarısız olduğunu kabul edecek kadar da kendini eleştirebilecek birisidir.

Kariyeri başarılar ile dolu Luis Suarez iki kez yer aldığı (1962 ve 1966) Dünya Kupası'nı kazanamamanın eksikliğini hala içinde taşıyor. Suarez'in eksikliğini duyduğu bir başka sey ise Barcelona'yı calıştıramamış olması.

Ballon d'Or ödülü konusunda da oldukça mütevazi davranıyor Luis Suarez. “Bir çok İspanyol oyuncu bu ödülü kazanmayı haketti. Şans biraz yanınızda ise ve iyi oyuncular sezonu çok da iyi geçirmedilerse bu ödülü kazanıyorsunuz. Ödülü kazanamayan pek çok harika oyuncu var. Çok da önemli değil.” diyen Suarez, gördüğü en iyi oyuncunun ise Alfredo di Stefano olduğunu söylemekten çekinmiyor. Hala Inter kulubünde ceşitli görevlerde bulunan 74 yaşındaki Luis Suarez, kazandığı onca başarıya rağmen ortaya koyduğu insan figürü ile saygıyı hakediyor.

Stereotyped from Enes Özbey

13 Ekim 2009 Salı

Football Quotes #32

" ...Hayır, o olaydan sonra hiçbir şekilde Etienne maçını yönetmeme izin vermemişlerdi. Herkes bana Saint Etienne'li hakem diyordu. Ama futbolu yakından takip edenler benim yönettiğim Saint Etienne maçlarını yakından incelesinler. Ben sadece futbol İspanyollar, Hollandalılar gibi hızlı oynansın istiyordum. Saint Etienne dirençli bir takımdı, fizikleri çok üst düzeydi. Rakip takımlara faul olmayacak derecede dirençlikte bir oyun planları vardı. Topu kazanıp tıpkı İspanyollar gibi dört pasta gol atan bir takımı durdurmak ne yazık ki benim literatürümde yok. Futbolu İtalyanlar gibi mi oynamak istiyorlar? Anlayamıyorum." Michel Vautrot

Dönemin belki de en ünlü hakemi Michel Vautrot'u yanılmıyorsam Türkiye-Rusya maçındaki babacan tavırlardan dolayı sevmiştik. Hatta kendisinin maç sonrasında Tanju'nun formasını almışlığı var. Bunu sempatik bulan Ahmet Çakar'ın Vanspor'lu Göksel'le saha içindeki forma değiş tokuş hikayesi ve de(Bununla ilgili fotoğraf internette vardı ancak bulamadım, elinde bulunan arkadaşların yorum sayfasına iliştirmeleri rica olunur) futbol federasyonundan 3 maç dinlenme cezası alması Michel Vautrot'un kabahati değil gayet tabi.

Michel Vautrot Dünya kupası final, yönetmesine rağmen ülkesinde hiç sevilmeyen bir hakemdi. St. Etienne'li hakem damgası yiyen Vautrot baskılara dayanamayarak bir alışveriş merkezine St.Etienne forması ile girince federasyon Vautrot'un fişini çekiyordu.

Old Fashioned Football Shirt Company; Palermo 1971

Dip-not: Palermo F.C ya da diğer adıyla U.S Citta di Palermo, kuruluş itibari ile ilginç bir kulüptür. Sir Thomas Lipton'un İngiltere ziyaretlerinde akademiye şehrin toprak rezervlerini çay ağacına döndürme isteği üzerine para bağışlaması ile faal hale gelen kulüp, henüz bahsettiğimiz olayın gerçekliğini reddetmekte ve kulübün asıl kurucusunun İtalyan kökenli İngiliz vatandaşı olan Ignazio Pagano olduğunu belirtmektedir. Yedi yıl önce bu yönde Lipton firmasına hak mahrumiyeti davası açan Palermo kulübü, Lipton firmasının "O zaman müzenizdeki Lipton Challenge kupaları ne iş?" sorusu üzerine davadan vazgeçmiş ve tarihi ile yüzleşmek zorunda kalmıştır.

Lipton Challenge Cup

Local Hero

Futbola sevginiz küçük yaşta, küçük bir yerin/beldenin daha küçük bir stadyumunda başlamışsa futbola diğer insanların baktığı gibi bakabilir ama göremezsiniz. Alttan ısıtmalı kombineli koltuğunuzda otururken hep içinizde bir huzursuzluk vardır. Geçmişe özlem duyulur duyulmasına da geleceğe saygı(!) pek içten olmaz.

Ben küçük bir ilin daha küçük bir ilçesinde futbolu sevmeye başladım. Televizyonlarda ligler daha yeni yeni yayınlanmaya başladığı yıllar. Ama amatör ligin hangi amatör klansmanında oynadığını hatırlamadığım biricik beldemin forvet oyuncusu Yusuf Nadir idi pek iyi hatırlarım. . Yusuf abi topu alıp üç ya da dört kişiyi 10-12 saniyede ekarte edip golünü atmıştı, bir diğer 50 kilometre öteden gelen diğer beldenin amatör takımına. Akşam Ulvi'nin golünü tv'den görünce Yusuf abinin golü daha içten ve "yerel" gelmişti bana.

Tom Finney kimdir, kim değildir hiç bilmiyorum. Birkaç yerde adını duymuşluğum, son günlerde adına film çekildiğini okumuşluğum var.Şansımız olsa da İngiltere sokaklarında Finney kimdir diye sorsak, eminim kimse bilmez. Yusuf abi gibi.

Biri yerel efsane, diğeri şu an mezarlıkların toprağını değiştirmekle mesul belediye işçisi.

Yabancıya sorsan "futbol kültürü", kendimize sorsak "geçim sıkıntısı" der ve Rijkaard'ın B planından bahstemeye devam ederiz.

Local Hero: Sir Tom Finney

12 Ekim 2009 Pazartesi

Question of the week #5

Bu haftanın sorusu Dünya kupası ile ilgili.

Soru; Dünya kupalarına katılan ilk müslüman ülkesi hangisidir? Ödül linkteki dvd.

Bolton 1949-50

Cenabet Adamlar Atlası Ep14

Cenabet Adamlar Atlası oluşturulmaya devam ediyor. Bu bölümün konuğu ise Derek Dooley.

1929 doğumlu İngiliz forvet Derek Dooley'i ve maharetlerini görsel olarak anlatma şansımız yok ne yazık ki. Ancak yine de onun futbol literatürüne girmesinin sebebi "Oyuncu sigortalama" konusunda geçse de kendisinin sahalarda müthiş bir istatistiğinin bulunduğunu biliyoruz; 66 maçta 73 gol.

Ancak ne var ki, Dooley maç sırasında tendon zorlaması sebebi ile hastaneye yatırılır. Doktorlar sol bacağındaki tendonların aşırı esneyip zorlandığı gerekçesi ile ayağını alçıya alırlar. Günümüzdeki tendon rahatsızlıklarında alçı tedavisi va mıdır bilemiyorum, yorumlarda tıbbi bilgisi olan okuyuculara ihtiyacımız va nitekim. Ancak yine de ayağı bırakın çatlamayı, kırılmamış Derek Dooley 2 hafta boyunca alçıda ayağını bekletip alçıyı çıkartmak için yine hastaneye gider.

Ayağındaki alçıyı çıkartma esnasında hemşirenin yüzüğü Dooley'in diz kapağında çok küçük bir kanamaya sebep olur. Ancak bu küçük kanama Dooley'in futbol hayatının bitmesine sebep olur. Çünkü o yara hastanede enfeksiyon kaparak, bir ayda futbola döner denilen futbolcunun ayağına mal olur ve Dooley diz kapağından aşağısını aldırmak zorunda kalır.

Bu olaydan sonra kulübe oyuncu sigortası ve hastaneye tazminat davası açan Dooley'in istekleri mahkemede iş kazası olarak geçer. Ve oyuncu sigortası mantıksız(!) olara görülür.

The Bolton Disaster

Şu sayfalara bırakın bu tarz fotoğrafı, bu meyilde konu açmak bile insanı üzüyor. Ancak futbolun kendinden bilinçli ve otomat haline gelmiş kazanma kültürünün zıttı olan kaybetme lüksü bu tarz olaylar oldukça yanına bir çizik attırıyor bizlere; Bolton faciası gibi.

Tarihler 9 Mart 1946'yı gösterirken Bolton Wanderers ile Stoke City F.A kupasının altıncı elemesinde karşı karşıya gelir. İlk maç berabere bittiği için ikinci maç Bolton'un sahasında oynanacaktır. Nitekim 27.000 kişilik stadyuma tam tamına 68.000 kişi hazır bulunur maçın başlama düdüğünde.

12.dakikaya kadar normal bir şekilde giden maçta bir anda yüksek bir uğultu olur. Seyircilerin yoğunlukta bulunduğu kale arkası yazının sonunda alıntısını yapacağımız Stanley Matthews'in de belirttiği gibi büyük bir karmaşa içerisine girer ve izdiham oluşur; Sonuç 36 ölü, 248 yaralı.

Birçok kaynağın belirttiği üzre olayın nedeni yukarıda bulunan fakir halka şehrin oligarkları tarafından dağıtılan yardım çuvalları, yazılı olmayan kaynaklara göre ise orta kesimde çıkan bir kavga olaya neden olmuştur.

Ama hiçbir kaynağı olmayan neden, 36 ölünün önemini vurgulamamıştır.

"Maçtan önce sahaya topları almak için çıktığımızda korner direğinin oradaki topu almaya gittim. Birisi sanki yasakmış gibi sessizce hey Stan! diye demeye başladı. Maçtan sonra formamı isteyenler olurdu genelde ve Cliff(Head Coach) buna çok kızardı, o yüzden bakamadım. Maçta iki asist bir gol atıp Cliff'ten övgü beklerken, o yine bana Neden formanı verdin Stan? diye üç gün dırdır ederdi çünkü. Ben insanlar etrafımda kalabalıklaşmasın ve formamı istemesinler diye direkt olarak soyunma odasına kaçtım. Ve maç sırasında tam hatırlamıyorum ama 10. dakika civarı Zeppelin'in kalkışına benzer bir gürültü oldu sol tarafımda. O günü unutmak stiyorum, o günü gerçekten unutmak istiyorum. Çünkü biz can korkumuzdan soyunma odasına doğru kaçarken, benden formamı isteyen o adamın bulunduğu bölge izdihamdan dolayı insan dağına benzemişti. Ben ise lanet olası o bez parçasını 20 yıl üstümde taşımıştım." Stanley Matthews

Fordingbridge Turks

Fifa 2004 yılında 100.yıl anısına Dünya'nın en eski futbol kulüplerini derleyerek para ödülünü uygun görmüş, bu liste uzun uğraşlar sonucu sembolik olarak ilk 11 şeklinde oluşturularak kamuoyuna duyurulmuştu. Ödül çok büyük olmasa da bilhassa İngiliz kulüpleri belgeler toplayarak Fifa'ya başvurmuşlardı. Bunlardan birisi de hiç şüphesiz Fordingbridge Turks kulübüydü.

Nitekim Fifa'nın oluşturduğu kurulun kararı sonrası kendileri en eski altıncı kulüp olarak tarihe geçmişlerdir.

Fordingbridge Turks kulübünü ve geçmişini yazılı ya da görsel medya duymuş mudur bilemiyorum. Kaldı ki ismi duyulursa kendileri "gurur abidesi" olarak kullanılacaktır, şimdiden eminim. Ancak kulübe adını veren, oynayan yahut katkıda bulunan hiçbir Türk kayıtlarda olmamasına karşın, bu ismin sadece bir çeşit slogandan ibaret olduğunu biliyoruz.

Çünkü dünya üzerinde bugün bile kullanılan "Young Turks" deyimi bir yana bu kulübün adını Plevne savaşındaki "Türkler geliyor!" deyimi ile yansımış olduğu biliniyor. Plevne savaşındaki asi ve dirençli Türk askerlerini betimleme olarak kullanan Fordingbridge halkı takımın ismini bu yönde kullanmış, ve herşeyden öte takımın logo ve amblemini Türk bayrağı olarak görmüştür.

Fırdingbridge Turks kulübünün Basingstoke kupasını kazanması dışında bir başarısı bulunmuyor.

Enstantane #20