10 Ekim 2009 Cumartesi

The Silence of the Bombanera

Efsane oyuncu Maradona yönetiminde Dünya Kupası elemelerinde aldığı başarısız sonuçlar ile eleştirilerin odak noktası haline gelen Arjantin, bu hafta sonu Peru ile çok kritik bir mücadeleye çıkacak. Dünya Kupası'na katılabilmesi için mutlak kazanmak zorunda olan Arjantin, bundan tam 40 yıl önce yine Peru ile Dünya Kupası'na katılabilmek için hayatı öneme haiz bir maça çıkmıştı. Şimdi bu kritik mücadele öncesinde 40 yıl önceye gidelim ve Arjantin ile Peru arasında oynanan mücadeleyi hatırlayalım hep birlikte.

Boca Juniors'un kalesi La Bombonera yıllar içinde elde edilmiş haklı bir üne sahip. Boca'nın fanatik taraftarları, 12. adam görevlerini layıkıyla yerine getirirken, Buenos Aires'in güneyinde konuşlanan stad, misafir takımlar için puan almanın çok zor olduğu bir mekan olmuştur yıllar içinde.

Stad, açıldığı 1940 yılından beri pek çok ünlü yıldıza ev sahipliği yapmış, o atmosferde birçoğu da başarılı bir futbol sergileyememiştir. 31 Ağustos 1969 yılında La Bombanera'da yapılan Arjantin-Peru Dünya Kupası eleme maçı ise Arjantin'in hüsranına, Peru'nun zaferine ev sahipliği yapmış ve böyle güzel bir futbol hikayesinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Maça geçmeden önce o zaman Güney Amerika'da uygulanan eleme sistemini hatırlamakta fayda var. Toplam 10 takımın katıldığı elemeler şimdiki gibi tek grupta yapılmamaktadır. Dünya Kupası'nda toplam 3 kontenjana sahip Conmebol ülkeleri 3 gruba ayrılmıştır ve gruplarında ilk sırayı alacak takımlar Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanacaklardır.

Arjantin de Peru ve Bolivya ile aynı grupta yer almış deplasmanda oynadığı ilk 2 maçı kaybederek, puansız son sıraya çakılmıştır. Peru maçından 1 hafta önce Bolivya'yı 1-0 yenerek ilk puanlarını alan Arjantin, umutlarını sahasında oynayacağı Peru maçına taşımıştır. Maç öncesinde Peru ve Bolivya 4'er puanlar Arjantin'in önünde yer almaktadırlar.

Arjantin'e galibiyet dışında hiçbir sonuç yaramamakta, galibiyet bile Dünya Kupası'na gitmesine yeterli olmamaktadır. Amaç kazanıp Peru ile tarafsız sahada bir play-off maçı oynamaktır. Ancak Peru kolay lokma değildir. Brezilyali efsane Didi'nin yönetimindeki Peru Milli Takimi, Teofilo Cubillas'in etrafında şekillenen oyunuyla futbolda altın çağını yaşamaktadır.

Galibiyetin Dünya Kupası hayallerini canlı tutacağının farkında olan Arjantin, maçın başlamasıyla Peru üzerine akın akın gitmeye başlar. Ancak günün kahramanlarından Peru forveti Oswaldo Ramirez'in sonraları yapacağı açıklamada da dediği gibi, Peru kalesinde hayatının en iyi futbolunu oynayarak devleşen Luis Rubinos, Arjantin forvetlerine gol imkanı tanımaz ilk yarı boyunca.

İkinci yarıda da Arjantin baskılı futbolunu sürdürür. Ancak bu baskı kontra atak tehlikesini de beraberinde getirir. Arjantin defansının arkasına sarkan Oswaldo Ramirez 52. dakikada İnkaları 1-0 one geçiren golü atar. İşler Arjantin için iyice zorlaşmıştır. Tribünlerin desteğini de arkasına alan Arjantin, beraberlik için baskısını arttırır. Maçın bitimine 12 dakika kala kazanılan penaltıyı Rafael Albrecht gole çevirir. Arjantin'in Dünya Kupası biletini alması için bir gol daha bulması gereken 12 dakika vardır. Golden 2 dakika sonra Arjantin'in ümitlerini suya düşüren gol gelir. Sahnede yine Oswaldo Ramirez vardır. Roberto Perfumo'dan kaptığı topu ağlarla kucaklaştıran Ramirez, Peruluları da sevince boğar. Arjantin'de sonradan oyuna giren Alberto Rendo 87'de beraberliği getirir takımına. Ümitler yeniden yeşermiştir fakat çok fazla zamanı kalmamıştır Albiceleste'nin. Miguel Brindisi maçın son anlarında ülkesine play-off şansını getirecek 3. golü atar. Ancak hakem kaleci Rubinos'a yapılan faulü görmüş ve golü iptal etmiştir.

Maç Arjantin için dramatik bir şekilde son bulur. Peru tarihinde ilk kez Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanırken, Arjantin futbolu tarihinin en üzücü günlerinden birini yaşamaktadır.

Maçtan sonra Arjantin soyunma odasında yaşananları ikinci golün sahibi Alberto Rendo'nun ağzından dinleyelim; “Attığım gol hayatımda attığım en üzücü goldü. Gole sevinememiştim bile. Topu ağlardan hemen çıkardım ki 3. gol için fırsatımız olsun. Ancak o gol gelmedi. Daha önce soyunma odasında böyle bir hayalkırıklığı görmemiştim. Takım arkadaşlarımdan pek çogu göz yaşlarına boğulmuştu. Teknik Direktor Pedernera ise bir köşede sessizce oturmuş sigara içiyordu. Benim icin ayrıca üzücüydü. Çünkü Dünya Kupası'nda oynamak için son şansımı kaybetmiştim.”



Gecenin yıldızı hiç şüphesiz Peru adına iki gol kaydeden 22 yaşındakı Oswaldo Ramirez'dir. Daha sonraki dönemde Didi'nin konuşmalarının hem Portekizce hem de çok yavaş olmasından dolayı ne kadar sıkıcı olduğundan, bazen uyumakla burun buruna geldiğinden bahseden Ramirez, o gün Didi'nin dediklerini yaptığını ve Brezilyalı hocanın haklı çıktığını da itiraf eder. O maçtaki performansı ona bir de isim getirmiştir: “El Verdugo De La Bombanera” yani “La Bombanera Celladı”

Peru ilk kez katıldığı 1970 Dünya Kupası'nda gruplarda Bati Almanya'nın ardından ikinci sırayı alarak çeyrek finale çıkar. Çeyrek finalde daha sonra kupayı da alacak Brezilya'ya 4-2 kaybederek kupaya veda ederler. 1970 Dünya Kupası Arjantin'in katılamadığı son Dünya Kupası'dır. 1970'den sonra yeniden Dünya Kupası'na katılamama riskiyle burun buruna kalan Arjantin bakalım 40 sene sonra neler yapacak? Hep birlikte göreceğiz.

Stereotyped from Enes Özbey

Football Quotes #31

"Televizyon olağanüstü bir alet. Şunu bir düşünün, maçlar televizyona girdiğinden beri Best artık ekrandaki kızlara hava atmak için oyunun her yerinde. Eskiden kenarda durup kendisine iç çamaşırı atan kızları tespit etmek için kanat dahi değiştirmezdi. Tonny Dunne'nın sarı kartsız bir maçı tamamladığını gördünüz mü? Artık Boltondaki bahisçiler bile Dunne'ın bir maçı sarı kartsız tamamlayamayacağını öngöremiyorlar, oranları ayarlayamıyorlar; lanet olsun. Siz, şişman ve çirkin kızların bile akşam yemeğe çıkmak için tereddüt ettiği Bobby Charlton'un ne zamandır saçlarına atların kafasına sürülen petrol atığı olan briyantin'i sürdüğünü biliyor musunuz? Lanet olsun dostum, söyler misin bana "sahaya seyirci gelmemiş ne farkeder?" Tommy Docherty

Bir basın muhabiri "Ulusal ligler artık televizyonda yayınlanmaya başladığından beri stadyuma seyircinin eskisine oranla az geldiğini belirterek, televizyonun İngiliz futboluna olan etkisini" Tommy Docherty'e sorduğunda bu cevabı alıyor. Bu arada Bobby Charlton'un saçlarının neden bir senede döküldüğü bahsi de en azından şu an için kapanmış gözüküyor bizim için.

The Battle of Highbury

Futbol tarihinin seyrini birçok kez değiştiren maçlar, olaylar ve daha nice hikayeler olmuştur. Ancak geçmişte oynanan (14-11-1934) İngiltere- İtalya maçının tarihte sadece "İlk kez teşvik priminin konuşulduğu maç" olarak lanse edilmesi kabul edilebilir bir durum olsa da pek ala anlatılabilir bir konumdadır. Çünkü bu maç tarihte kilometre taşı görülebilir.

İtalya'nın 1934'te kazandığı dünya kupası sonrası oluşan kamuoyu kanaatı İtalya'yı, Fransa ve İsviçre dışında hiçbir takımın zorlayamayacağı idi. Nitekim Football Association'dan 1929 yılında dünya kupası ve uluslararası turnuvalarına katılma izni alan İngiltere ise yıllar sonra kibirini yenmiş ve sıradan bir takım görüntüsünde elemelere katılmıştır.

Pek ala bu maç futbol tarihinde ilk kez siyasetin ve politikanın futbola alet olduğu maç olarak görülebilir. Çünkü Fransa bu maçı ilk kez olarak İtalya ile düzenlemek istemiş. Ancak sonraları bu teklifi İngiltere ve İtalya'ya götürerek kendilerinin Birinci Dünya savaşından sonra eksilen ülkeler arası imajı "baskın" ve "düzenleyici" bir konuma getirmek için bu maçı ayarlamak istemiştir. Ancak bunun farkına varan Benito Mussolini'nin "Maçı biz istediğimiz için düzenleniyor, bu yüzden maç İngiltere'de oynanması kanaatindeyim" sözü üzerine İngiltere bu olayı kabul ediyor.


Maç düzenlenmeden önce İngiltere'nin oyuncular üzerinde çok baskısı olur. Mağlup bir coğrafya'nın bu insanları maçta yenilmeme adına oyuncularına ne gerekirse yapılacağının teminatını verir ancak kötü haber iki gün sonra adaya ulaşır. Çünkü Benito Mussolini oyuncularının İngiltere'yi yenmesi durumunda hepsine yeni model Ala Romeo ve ev alacak kadar para teklif eder. Para bir yana Alfa Romeo olayı çok konuşulur. Bırakın haftalık kazancı yıllık kazancı bugünküparite ile 800 euro'yu geçmeyen oyuncular için sayısı dünyada 1000'i geçmeyen arabalardan birine sahipolmak müthiş bir arzu getirir.

Nitekim tüm İngilterebu maça hırslı bir şekildehazırlanır. Maçın Highbury'de olmasının tek sebebi ise İngiltere kadrosunda tam sekiz oyuncunun Arsenalli olmasıdır. Ray Bowden, Frank Moss gibi dönemin ünlü oyuncuları Arsenal'de koşturmaktadır.

Nitekim bu maçla ilgili tek kilometre taşı da ilk kez milli marşların hazırlık maçı olmasına rağmen maç öncesi çalınmasıdır.

Maç başladığında dakikalar 12'yi gösterdiğinde İngiltere durumu çoktan 3-0 yapmıştır bile. Oyunu kontrol altına alan İtalya Guiseppe Meaz'nın iki golüyle durumu 3-2'ye getirip maçı İngiltere kalesine yıktığı anda futbolsahalarında ilk kez bir oyuncunun ayağı kırılmıştır. İtalyan orta saha oyuncusu Luis Monti, İngiliz oyuncu Drake ile girdiği mücadelede ayağını kırınca İtalya 10 kişi kalmıştır. 10 kişi kalmıştır diyorum çünkü o günkü futbol kurallarında oyuncu değiştirme şansı olmamıştır. Bu kural bumaçtan hemen dört gün sonra değiştirilmiştir. Bu da ayrıbir kilometre taşıdır.

Neticede İngiltere maçın genelinde rakibine oyun anlamında boyun eğse de maçı 3-2 kazanmayı bilmiş ve maçtan sonra konuşulanların bugün hala konuşulan durumlar olduğunu görmemizi sağlamıştır. Çünkü bu maç futbolun seyrini değiştiren bir maç olmuştur.

Bu yazıyı baştan itibaren okumamış olabilirsiniz. Zaten tonca gereksiz bilgi ve ham olmayan kaynaklardan çıkmış yine aynı derecede gereksiz futbol tarihi var. Ancak bu maçta öyle bir kilometretaşı olmuştur ki bugün bile bu sayfada kendisi hakkında yazı yazmak için sabırsızlandığımız "bir adam" futbol sahasında ilk kez milli olmuştur. Çünkü;

"Stanley Matthews 86. dakikada oyuna dahil olmuştur."

8 Ekim 2009 Perşembe

Lost Ham United Ep4; Arenas Club de Getxo

Lost Ham United bölümünün yeni kulübü Arenas Club adıyla bilinen Arenas Club de Getxo.

Arenas Club'ün başına gelenler aslında İspanya 1930-1940 tarihini özetler nitelikte. Futbol'un siyasete, halka karışmasının ne denli boyutlara gelebileceğinin de bir göstergesi olmuştur. Bask bölgesi Bilbao'nun yine bir bask bölgesi komşu şehri Biscay şehrinin takımı olan Arenas Club de Getxo, halkın kraliyet'den bir futbol takımı kurulması isteğiyle kurulmuş gibi gözükse de, gerçek olan hikaye Arenas Club oyuncularının Athletic Bilbao takımından ayrılıkçı düşünceleri nedeni ile ayrılmak istemesidir.

Bilbao kulübünün Cop Del Rey'e katılmasını gerekçe gösteren oyuncular 45 kilometre uzaklıktaki Biscan'da kendilerine antreman sahası bularak futbol kulübü kurmaya karar verirler. Ve kendi şehirlerinde çok büyük ilgi görürler.

Bu ilgi kısa zamanda onları para toplayabilecek bir seviyeye getirir. Çünkü La Liga 1932'den önce divizyon şeklinde olmayıp kuzey ve güney ligleri şeklinde mahallileştirilmişti. Ve mahalli liglere katılma şartı yolculuklara gidilebilmesi gereken paranın kulüpte teminat olarak gösterilmesi idi. Nitekim mahalli liglerde oynayan Arenas Club, Bilbao'nun La Liga'da daha fazla ün salmasını görünce Bask halkı için La Liga'da oynamayı kabul ederek birinci lige yükselir.

Ancak bu katılım onlar için bir başlangıç değil, son olacaktı. Çünkü La Liga'ya katıldıkları sene henüz üçüncülüğü elde etmiş ve dikkatleri çekince Bask bölgesinin yeni yıldızları bu takımda oynamak istemişlerdi. Hatta Athletic Bilbao oyuncu Mikal Barcelona kulübünden tehdit aldığını öne sürerek Biscan şehrine yerleşmiş ve daha sonraları Arenas Club'da oynamaya başlamıştı. Mikal'ın katılımı ile Arenas Club çıtayı yükseltmiş ve diğer iki sene ligde beşinci olarak ligde kalıcı olduğunu göstermiştir.

Real Union, Real Sociedad, Bilbao, Barcelona gibi kulüplerin amacı Bask bölgesinin futbol liderliğini ele alıp Kral Alfonso'ya karşı direniş iması vermekti. Bu bağlamda Arenas kulübünü kendilerine kardeş değilde kendilerine yardımcı kulüp olarak seçmek istediler. İstekleri Arenas Club'ün kendi aralarında oynayacakları maçlarda futbol tabiri ile yatmasını isterler. Ancak bu olaydan bir yıl sonra yani Arenas Club ligde 14. olduğu sene Real Unionla bir beraberlik alıp diğer bask takımlarına yenilince kendi isteği dışında yaftayı yedi.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi 1935 İspanya iç savaşında Biscay kenti Tifo sebebi ile karantinaya alınınca Arenas Club de Getxo tekrardan mahalli liglerde oynamaya başlamış, İspanya iç savaşı büyüyüp liglere 4 yıl ara verilince oyuncular futbolu bırakıp kulübü Athletic Bilbao'ya devretmiştir.

100 Yönetmen; #1 Federico Fellini

Federico Fellini Rimini gibi küçük bir sahil kasabasından küçük yaşlarda ayrılıp yaşadığı gerçekçi hayatla dalga geçercesine bulunduğu dönemin salt kültür uzantısı olan "Faşizm'i" ciddiye alacak kadar sürrealist filmler çeken bir yönetmen olmasına rağmen, bugün bile yaptığı sinematoğrafik uzantıları bizim coğrafyamızda dahi kaale/ciddiye/ilham'a alan/alabilen yönetmenleri bulundurmayı başarabilmiş bir sinema adamıdır.

Küçük yaşta hayatın zorluklarını ve sorumluluklarını göze alarak sirk hayatını seçip büyüdüğünde bu hayatın getirisi olarak kendine karikatürist ve grotesk hikayeleri yazan bir adama dönüştüğünde ise bu denli sinema filmleri çekebilecek kapasitede, kültürel etkileşimli had safhada biri olup çıkmıştır.

Çektiği ilk filmlerde yönetime, oligarşiye, Faşizme, lokal belirsizliklere karşı alaycı bir üslupla oldukça farazi bir biçimde yöntem bulmuş, kimse onun Franz Kafka gibi "kendisinden başka kimsenin onu anlamadığına" kanaat getirmiştir.

Palyaço rolündeki Faşizanlar, dansöz rolündeki kadın öğretmenler, Türkçe şiir okuyan Helen dili ustaları gibi betimlemeler oluşturduğu sinema dilinin ne kadar karışık ve yenilikçi olduğunu gösterse de, filmlerinde daha çok onun çıkış noktası olan Rimini gibi lokal düzeyi büyük karmaşalar içerisinde anlatabilen kimliği sinema dünyasına çok şey kazandırmıştır.

Federico Fellini

Dip-not: Daha önce bloğa sinema tarihi ile yazabilecek bir yazar arandığına dair bir duyuru yazmıştık. Sağolsunlar, birkaç kişi bilhassa futbol filmleri hakkında yazmak istemişti. Ancak sonraları sinema yazma konusundan vazgeçmiştik ve istekte bulunan arkadaşları geri çevirmek zorunda kalmıştım. Düşüncemiz hala da aynı; Çünkü 100 yönetmen serisi bloğun bir metresi olarak kullanılacak. Bugün başlangıç yapıldı, 100 yönetmen serisinin son yazısında Stereotype Ball bloğu da sona ermiş olacak.

Old Fashioned Football Shirt Company; Lazio 1973

Dip-not: Lazio'nun 1973 deplasman forması her ne kadar eniştemin yazlık eşofmanlarına benzese de, bu bloğun gizli fanatizminden faydalanarak "İtalya'da Lazio vardır, kız kardeşler elin hamuruyla futbola karışmasınlar" düsturunu/mottosunu yapmak boynumuzun borcudur. Fanatik yüzümüzü göstermenin belki zamanı değil ama Lazio deyince işler karışıyor biraz.

Football Quotes #30

Başka bir yaşamda adım Odenkey olabilirdi. Fransız olmayabilirdim ama şimdi ben mavi formalıların kaptanı, kolumda kaptanlık bandı, kalbimin üzerinde bir horoz.. Sanki Gana’da değil de Nice’te doğmuşum gibi…” Marcel Desailly (Kaynak; "Kaptan" b.t:2003)

Fransa'da oynayan ve bir ikinci kimlik taşıyan futbolcular için ilham kaynağı olan futbolculardan Marcel Desailly, bir dönem bu kararından dolayı Gana'ya giriş yasağı yaşasa da, Fransa Dünya kupasını alınca kupayı ilk olarak turist vizesi alıp imitasyon dünya kupasını Gana'ya götürüp ne kadar içten bir adam olduğunu göstermişti. Aynı Gana vatandaşı Marcus Tresor Fransa'nın ilk siyahi kaptanı olduğu gibi kendi isteği ile Gana vatandaşlığından çıkmıştı.

Futbolculardan vefa beklemek garip bir duygu olsa da çoğu zaman futbolda vefa'nın ne işi var soruları ile muhatap olmak bile insanın canını sıkıyor. Bu sadece bir oyun, çünkü.

7 Ekim 2009 Çarşamba

1952

Bad and Ugly Ep10

Serinin yeni konuğu Norman Hunter. Size, sadece "Antreman sırasında kendisine futbol tabiri ile kötü dalan Ray McHale'i iki yerinden çatlamış ayağı ile göl kenarına kadar kovalayan bir adamdır Norman Hunter" desem ve bu yazıyı sonlandırsam, sanırım tezahürünüzde bu kişiyi bulabilirsiniz.

Ama "Bite yer Legs" lakaplı Norman Hunter'ın vukuat listesi epey bir uzun olduğu için bu yazıyı sonlandırmak biraz anlamsız olur. Siz de deneyebilirsiniz, Google'da "Norman Hunter" ile "Norman Hunter ve sakatlamak" fiilerini aratırsanız hangisinin sayısının baskın çıktığını görüp çeşitli interaktif ortamlarda bulunan görselleri izleyerek bana hak verebilirsiniz.

Norman Hunter, dönemin "kötü çocukları" olan Leeds United'da oynarken as takım ile yapılan hazırlık maçında kendi mevkidaşını bilinçli bir şekilde sakatlayarak as takıma yükselmiştir(Kaynak: Whos Who Of). Bu bilinçteki birinin Leeds United efsanesi olmasını yadırgamak bize düşmez ama Leeds forumlarında kendisi hakkında maçlardan sonra stad'dan Alman kurdu ile ayrıldığı şeklindeki bir olay şehir efsanesi olmuş durumda.

Zira Gazza'nın hakemin kartını saklayarak maçın sonlarına doğru hakeme sarı kart göstermesine benzer bir durumu Norman Hunter'da yaşatmıştır, biraz farkla. Çünkü Hunter maçtan sonra kendisine o maça çıkana kadar 6 maç ceza vermiş Football Association'a tepki vermek için kendisiyle önceden getirdiği ve çorabına sakladığı kırmızı kartı hakeme göstermiştir.

6 maçlık cezanın sebebi ise kendisi ile maç sırasında "Taç atışı" kavgası yapan Arsenalli Frank McLintock'a kafa atmasıydı.

Daha fazla yazmanın bir mânası yok.

Enstantane #19

Agnelli Famiglia

Agnelli ailesi değil Juventus, sahip oldukları otomotiv sektörü sayesinde Torino'yu ayakta tutabilmiş köklü bir aile iken, zamansız ölümlerle sadece kendilerini değil Juventus'u ayakta tutabilmiştir. Blogda daha önce Torino kelamı etmişken kendilerinin Torino'nun finansal sıkıntıya girdiğinde Fiat'ın koltuk montajında kullanılan kumaşı verip forma yapmalarını sağlayabilmiş bir aile olduğundan bahsetmiştik.

Futbol bu, ne zaman Torino ayağa kalkmış "1" numaraya oynamaya başlamış olduğunda şike için Empoli kulübüne sadece koltuk kılıfı değil düzinece arabalar yollanmıştı. Ancak konumuz bu değil nihayetinde.

Çünkü futbol kulüpleri teşkilatlanmasında hisse senedi, tahvil, halka açılma gibi kavramlardan önce Futbol kulüplerini bu denli Oligark aileler saltanatını sürmekte kullanmamıştır. İtalya'da 1940-1987 arası kulüp satın alma gibi opsiyon bulunmadığı için büyük aileler kulüpleri kiralama yoluna gitmiştir. Bu zaten bilinen bir hikaye.

L'avocatto (Avukat) mahlaslı Giovanni Agnelli'nin Juventus dönemini tekrardan başlatması babasının ölümü ile başlar. Babası Eduardo Agnelli 1935 yılında bir uçak kazası ile yaşamını yitirir. Bu durum Juventus için bir son ama Giovanni için bir başlangıçtır.

Çünkü Eduardo Agnelli Juventus'u Torino'nun bir numaralı takımı yapmış, kulüp ilk kez Avrupa'ya onun sayesinde gidebilmişti. Kız kardeşlerden Milano'lular Juve'ye görümce muamelesi yapmış ve Eduardo Agnelli döneminde tekrardan Juve'yi eve almışlardır.

Herhangi bir finansal sıkıntısı olmayan Juventus kulübü Giovanni Agnelli başkanlığındaki ilk yıllarda çok başarısız olur. Ancak kardeşi Umberto Agnelli'nin büyüyerek Juventus kulübünde ona yardımcı olması kuşak farkına rağmen müthiş bir intizamda olur. Çünkü 1953'den sonraki 16 yıllık süreçte takım 11 kere şampiyon olur. Juve artık eski günlerine dönmüştür.

Giovanni Agnelli'nin köşeye çekilip emekli olmasından sonra küçük kardeşin(Umberto Agnelli) oğlu olan Roberto Eduardo Agnelli bu sefer Juve'nin dümenini almış ve Trapattoni ile inanılmaz yıllar yaşamıştı.

Futbol kulüplerinde şu günlerdeki satın almalar dışında maddi bir beklenti olmadığı halde aile boyu br kulübe hizmet vermiş bir aile daha var mıdır? Bilmiyorum.

13

13 sayısı, Liverpool kulübünün şampiyon olduğu 1965-66 sezonunda kullandığı oyuncu sayısıdır. Avrupa şampiyonluğunun geldiği diğer sene bu sayı 14'dü. Rotasyon dahisi(!) Rafael Benitez'e birileri bu rakamları çıtlatmış mıdır bilinmez. Hoş, günümüz futboluna bu sayılar az gelir; arkayı beşlemeden yola çıkmamak lazım.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Football Quotes #29

"Ben transfer edeceğim oyuncuyu her zaman bir köşeye çeker ve aynı soruyu sorarım. Derim ki; Senden üç yaş küçük bir kardeşin var. Yani aranızdaki yaş farkı tam olarak 3. Tam 41 yıl sonra aranızdaki yaş farkı kaç olur?" Soru sadece bu olur. Ve o dönem transfer ettiğimiz oyuncuları bırakın, takımda bu sorunun cevabını veren tek kişi Bob Mckinlay'dı. Bu yüzden İngiltere'nin yeni bir dünya kupası kazanma olasılığı bu düzeyde oyuncularla sadece bir hiç." Brian Clough

Brian Clough bir basın muhabirinin İngiltere futbolu'nun yeni bir dünya kupası getirme şansı nedir? sorusuna cevabı.

Legend; Karl-Heinz Körbel

Futbol dünyasının "pr'ı" düşük liglerinden ne futbol adamları/takımları geçer, mazi olur, tozlu sayfalarda -varsa şansı- kendine yer edinir. Karl-Heinz Körbel de bunlardan biridir.

Sırf babası Nazi avukatlarından biri olduğu için Federallik yıkıldığı zaman ismini değiştirerek "Charley Körbel" olan bu futbol adamının ismi kağıt üzerinde sırıtsa da kendisi futbol sahalarında hiç sırıtmamıştır. Eintracht Frankfurt kulübünü kariyeri boyunca hiç terketmemiş, tam 21 yıl bu kulübe hizmet vermiştir.

Çoğu futbol kitaplarında ve belgesellerinde dönemin Alman futbolu hakkındaki genel kanısı, oyun sisteminde defans bloğunun diğer futbol sistemlerine oranla daha inveli olduğudur. Catenaccio'nun nam saldığı futbol coğrafyasında Alman futbolu'nun daha az orta sahalı ama bol kollektif defans kurgusunun karakteristik özellikleri vardı. Tıpkı Nazi askeri olma koşulları gibi.

Çünkü interaktif ortamlarda geçmiş dönem Alman milli takımlarının defans boy ortalamalarına bakıldığında ortamalamanın 1.87 olduğu görüyoruz. Bu bir kıstas mıdır yahut genetik bir hobi midir bilemiyorum. Ama Körbel'in buna rağmen Alman milli takımında 16 kere oynamasını anlattığı şu hikayeyle özelliklerine rağmen Almanya milli takımında neden yeterince oynamadığını kısmen açıklayabiliyor;

"... 1974 Dünya kupasına Dağlık bir bölgede bol oksijenli bir ortamda çalışıyorduk. Ben açıkcası Dünya kupasına katılacak 23 kişilik kadroda olduğumu düşünmüyordum. Hatta tatil yerimi ligler bittiğinde ayarlamıştım bile. Bir gün Topmöller beni kaleci koçunun çağırdığını söylemişti. Gittim. Vogts bana ipe tutunarak metrelik bir kayalığa tırmanmamı söyledi. Bana garip gelmişti ama tırmanmaya başladım. Bir saatlik uğraşım sonucu aşağıya baktığımda ne Vogts'ü ne de bir başkasını görebilmiştim. Ekipman olmadığı için aşağıya da inemedim. Tam akşam yemeğine kadar 5 saat yukarıda asılı kaldım. Neyse ki -tam hatırlamıyorum, şuurum kalmamıştı- akşam vakitlerinde beni asılı kaldığım yerden çekip çıkartıp üstüme bir kova soğuk su boşalttıklarında herkes gülüyordu. Vogts'un elinde bir mezuro boyumu ölçüp, gördünüz mü bir santim daha uzamış, artık sende bir Nazionale(Milli takım oyuncusu, askeri) oldun adamım demişti...." -Kaynak; Tor! The Story of German Football-

Hampden in the Sun #2



Katolik değiliz Elhamdülillah, ama bu bloğun renkleri Kırmızı-Beyaz diye içimizdeki Celtic sevgisini, saygısını gizleyecek de değiliz. Her yenilgi sonrası "X senesinde şöyle olmuştu ama sahamızda" taraftarı gibi İskoç arabesk şarkısı Hampden in the Sun'u bloğa koyarak yenilgiyi geçiştirebiliriz. Ki umarım öyle olur.

Question of the week #4

Geçen hafta sorulan soruya yine kimse cevap verememişti. Mail yoluyla bana ulaşıp soruların zorluğundan şikayetçi bir kesim var. İnanın, internette ya da başka bir yerde cevabı olmayan soruyu kesinlikle sormam. Ayrıca hediye bu işin amacı değil, aracı. Mail yoluyla bulamadığınız bir futbol kitabı yahut materyalı bana sorgulayabilirsiniz. Varsa bende rahatlıkla size yollayabilirim. Bu sorularla kesinlikle hafıza tazeliyorum, kimsenin bilgisini ölçme gibi bir niyetim yok.

Bu haftanın sorusu; Uefa kupasında en çok golü atan futbolcu kimdir?

Cevabını bilen ilk okura Halit Kıvanç'ın "Futbol! Bir Aşk" kitabı bizden hediye.

2 Ekim 2009 Cuma

Lisbon Lion

Lizbon Aslanlarından Bertie Auld, dört sezon önce ayrıldığı Celtic'te tekrar oynayabilmek için Birmingham City yöneticileri ile takışır ve Celtic'e geçip maaş almaz. Bu yetmez, mali krize giren Celtic kulübüne kaldığı evi satarak yardımda bulunur. Hani "Takım yenilsin yeter ki oynasın, ama oyuncuların gözlerindeki o inancı, hırsı göreyim" diyen kapalı tribün insanına bunu anlatsan belki inanmaz; futbolcunun onların samimiyetine inandığı kadar.

Les Gones'in Düşeş Zarı Ep1/3


1986 yılında bir banka müdürünün Jean-Michel Aulas'ı arayıp Lyon hisselerini almak ister misiniz sorusuyla başlar Les Gones(The Kids)'in nam-ı diğer Olmpique Lyonnais'in hikayesi. Akşam yemeğinde biter bu muhabbet bitmesine; ama bu bitiş yeni bir başlangıç olacaktır. Fransa futboluna o yıllar damgasını vurmuş Saint Etienne, Nantes ve Paris St. Germain'in bu olaydan haberi yoktur.

Futbol tarihinde oluşmuş ve halihazırda bulunan ekollerin çoğu yeşil saha üzerinde bulunan oyuncuların oynadığı oyun üzerinedir. Kimi buna 3-5-2 kimi 4-5-8 der geçer de, Simon Kuper'i görmemiş adam'ın dramı her iyi oynanan takımın ardındaki total futbol'u yaftalamasından ibarettir. Futbol'un günümüze kadar efektifliği budur ama bunun altında yatan gerçekçilik Lyon'un, Porto'nun, Corinthias'ın başardığıdır.

Futbolda vicdan'ın olmadığı yerde başlayan kurumsallaşma bugün öylesine boyutlara ulaşmıştır ki bunu sadece sayısal verilerle anlayabiliyoruz. Bugün Hindistan'da en çok kullanılan beşinci erkek ismini kullanıp Hindistanda "Manu" adında dükkanlar açan Manchaster United kulübünün yaptığı bir yere kadar anlaşılabilir, anlatılabilir. Porto'nun Küba'da dahi alt yapı okulu açıp geleceğin ekonomik ve sportif başarısını eline alma isteği de anlaşılabilir, Nottingham Forest'in oyunculara çalışma izni çıkartmak için ilk önce oyuncuları Norveçteki takımlara kiralamasını anlatabiliriz.

Ancak bu kurumsallaşma kutubunda Olympique Lyon'u anlatan bir kitap çıkarsak dünya'nın en ince kitaplarından biri olur.

Zira Olympique Lyonnasi'in Fransa ligi ve dahası Avrupa kupalarındaki turnuva takımı ünü kurumsallaşma ürünü değilde "doğru adamlarla doğru yerde çalışmasının" bir ürünüdür. 1960'lı yılların asansör takımı olan bu kulübün bugünlere "kazanma kültürü" olmadan gelmesini açıklayacak başka bir tanım yoktur belki de. Jean-Michel Aulas'ın Lyon oligarşisinden gelmemesi, idealleri boyunca takımı Fransa liginin bir numarası yapması tezat gözükse de bir anlam taşıyabilir.

Oscar Heisserer (Eski Olympique Lyon Menajeri) 2001 yılında Marca gazetesine aynen şunları söylemişti; " Bulunduğum dönemde başka takımları yönetme şansım varken ben Lyon'u tercih etmiştim. Bu tercihimin tek sebebi eşimin Lyon'lu olmasıydı. Çünkü takıma transfer edebilmek için Jimnastik ve Rugby takımından gelecek kesintileri bekleyerek bir ömür tüketmek kolay değildi"

Böylesine bir yapılanma içerisinde bulunan Lyon kulübünün Aulas önderliğinde ilk olarak kendi çocuklarını altyapıya ve teknik kadroya sokarak başarı beklemiş ve nitekim Domenech liderliğinde başarı göreceli olarak gelmiştir. Takımı ikinci ligden alıp birinci lige sürüklemek bir maharettir ama aynı takımın ikinci lige düşmesini engelleyememek Aulas'ın her daim oynadığı kumarı bu sefer takım üzerinde oynamasına sebep olacaktı.

Yaz sonunda takımı satmayı düşünen Aulas, bunun üstüne bir de kardeşinin ölümünü yaşayınca şirket yönetimini tek başına devralmak zorunda kalmış ve Olympique Lyonnais'i aldığı değerin üstüne sembolik bir rakam ekleyip satmak istiyordu.

Olympique Lyon efsanesi zarını atmadan önce düşeş geleceğini bilmiyordu. O, devamlı olarak Tanrı'ya kendisine piyango çıkmadığından şikayetçi olurken, Tanrı da onun hiç piyango bileti almadığını söylüyordu...

Serinin diğer yazısı Pazartesi yayında olacak.

1 Ekim 2009 Perşembe

Cenabet Adamlar Atlası Ep13

Anderlecht oyuncusu Walter Basseggio 2004 yılında oynanan Anderlecht - Luvierre maçında önüne gelen topu sert bir şekilde kaleye vurduğunda gol oluyor. Ve Anderlecht beraberliği buluyor. Maçta Anderlecht bir gol daha bulup maçı 2-1 önde bitiriyor.

Haftanın en güzel golü seçilen bu gol üç gün sonra Basseggio ve dolayısı ile Anderlecht'in başını ağrıtıyor. Çünkü Luvierre yöneticileri çeşitli açılardan yavaşlatılarak izledikleri gol poziyonunda topun patlayarak ilerlediğini savunuyor.

Kullanılan futbol topunun poziyondaki fiziksel şartlarda patlamasının imkansız olduğunu savunan Puma yöneticileri olayın göz yanılgısı olduğunu savunup Puma'nın bir çeşit karalama kampanyasına tutulduğunu savunur. Ama asıl olay karardan bir gün önce açığa çıkar.

Walter Basseggio maçtan iki hafta önce doğan çocuğunun ismini ayakkabısına diktirirken düğüm yerlerinde kullanılan çuvaldızı tipi kroş tarzı ip, poziyonda topun ayağa değdiğinde temas yeri olmuş ve patlamasına sebep olmuştur. Federasyon maçın tekrar oynanacağını bildirir.

Ve maçın tekrarı bilin bakalım ne olur?

Enstantane #18