" ...Hayır, o olaydan sonra hiçbir şekilde Etienne maçını yönetmeme izin vermemişlerdi. Herkes bana Saint Etienne'li hakem diyordu. Ama futbolu yakından takip edenler benim yönettiğim Saint Etienne maçlarını yakından incelesinler. Ben sadece futbol İspanyollar, Hollandalılar gibi hızlı oynansın istiyordum. Saint Etienne dirençli bir takımdı, fizikleri çok üst düzeydi. Rakip takımlara faul olmayacak derecede dirençlikte bir oyun planları vardı. Topu kazanıp tıpkı İspanyollar gibi dört pasta gol atan bir takımı durdurmak ne yazık ki benim literatürümde yok. Futbolu İtalyanlar gibi mi oynamak istiyorlar? Anlayamıyorum." Michel Vautrot
Dönemin belki de en ünlü hakemi Michel Vautrot'u yanılmıyorsam Türkiye-Rusya maçındaki babacan tavırlardan dolayı sevmiştik. Hatta kendisinin maç sonrasında Tanju'nun formasını almışlığı var. Bunu sempatik bulan Ahmet Çakar'ın Vanspor'lu Göksel'le saha içindeki forma değiş tokuş hikayesi ve de(Bununla ilgili fotoğraf internette vardı ancak bulamadım, elinde bulunan arkadaşların yorum sayfasına iliştirmeleri rica olunur) futbol federasyonundan 3 maç dinlenme cezası alması Michel Vautrot'un kabahati değil gayet tabi.
Michel Vautrot Dünya kupası final, yönetmesine rağmen ülkesinde hiç sevilmeyen bir hakemdi. St. Etienne'li hakem damgası yiyen Vautrot baskılara dayanamayarak bir alışveriş merkezine St.Etienne forması ile girince federasyon Vautrot'un fişini çekiyordu.
Dip-not: Palermo F.C ya da diğer adıyla U.S Citta di Palermo, kuruluş itibari ile ilginç bir kulüptür. Sir Thomas Lipton'un İngiltere ziyaretlerinde akademiye şehrin toprak rezervlerini çay ağacına döndürme isteği üzerine para bağışlaması ile faal hale gelen kulüp, henüz bahsettiğimiz olayın gerçekliğini reddetmekte ve kulübün asıl kurucusunun İtalyan kökenli İngiliz vatandaşı olan Ignazio Pagano olduğunu belirtmektedir. Yedi yıl önce bu yönde Lipton firmasına hak mahrumiyeti davası açan Palermo kulübü, Lipton firmasının "O zaman müzenizdeki Lipton Challenge kupaları ne iş?" sorusu üzerine davadan vazgeçmiş ve tarihi ile yüzleşmek zorunda kalmıştır.
Futbola sevginiz küçük yaşta, küçük bir yerin/beldenin daha küçük bir stadyumunda başlamışsa futbola diğer insanların baktığı gibi bakabilir ama göremezsiniz. Alttan ısıtmalı kombineli koltuğunuzda otururken hep içinizde bir huzursuzluk vardır. Geçmişe özlem duyulur duyulmasına da geleceğe saygı(!) pek içten olmaz.
Ben küçük bir ilin daha küçük bir ilçesinde futbolu sevmeye başladım. Televizyonlarda ligler daha yeni yeni yayınlanmaya başladığı yıllar. Ama amatör ligin hangi amatör klansmanında oynadığını hatırlamadığım biricik beldemin forvet oyuncusu Yusuf Nadir idi pek iyi hatırlarım. . Yusuf abi topu alıp üç ya da dört kişiyi 10-12 saniyede ekarte edip golünü atmıştı, bir diğer 50 kilometre öteden gelen diğer beldenin amatör takımına. Akşam Ulvi'nin golünü tv'den görünce Yusuf abinin golü daha içten ve "yerel" gelmişti bana.
Tom Finney kimdir, kim değildir hiç bilmiyorum. Birkaç yerde adını duymuşluğum, son günlerde adına film çekildiğini okumuşluğum var.Şansımız olsa da İngiltere sokaklarında Finney kimdir diye sorsak, eminim kimse bilmez. Yusuf abi gibi.
Biri yerel efsane, diğeri şu an mezarlıkların toprağını değiştirmekle mesul belediye işçisi.
Yabancıya sorsan "futbol kültürü", kendimize sorsak "geçim sıkıntısı" der ve Rijkaard'ın B planından bahstemeye devam ederiz.
1929 doğumlu İngiliz forvet Derek Dooley'i ve maharetlerini görsel olarak anlatma şansımız yok ne yazık ki. Ancak yine de onun futbol literatürüne girmesinin sebebi "Oyuncu sigortalama" konusunda geçse de kendisinin sahalarda müthiş bir istatistiğinin bulunduğunu biliyoruz; 66 maçta 73 gol.
Ancak ne var ki, Dooley maç sırasında tendon zorlaması sebebi ile hastaneye yatırılır. Doktorlar sol bacağındaki tendonların aşırı esneyip zorlandığı gerekçesi ile ayağını alçıya alırlar. Günümüzdeki tendon rahatsızlıklarında alçı tedavisi va mıdır bilemiyorum, yorumlarda tıbbi bilgisi olan okuyuculara ihtiyacımız va nitekim. Ancak yine de ayağı bırakın çatlamayı, kırılmamış Derek Dooley 2 hafta boyunca alçıda ayağını bekletip alçıyı çıkartmak için yine hastaneye gider.
Ayağındaki alçıyı çıkartma esnasında hemşirenin yüzüğü Dooley'in diz kapağında çok küçük bir kanamaya sebep olur. Ancak bu küçük kanama Dooley'in futbol hayatının bitmesine sebep olur. Çünkü o yara hastanede enfeksiyon kaparak, bir ayda futbola döner denilen futbolcunun ayağına mal olur ve Dooley diz kapağından aşağısını aldırmak zorunda kalır.
Bu olaydan sonra kulübe oyuncu sigortası ve hastaneye tazminat davası açan Dooley'in istekleri mahkemede iş kazası olarak geçer. Ve oyuncu sigortası mantıksız(!) olara görülür.
Şu sayfalara bırakın bu tarz fotoğrafı, bu meyilde konu açmak bile insanı üzüyor. Ancak futbolun kendinden bilinçli ve otomat haline gelmiş kazanma kültürünün zıttı olan kaybetme lüksü bu tarz olaylar oldukça yanına bir çizik attırıyor bizlere; Bolton faciası gibi.
Tarihler 9 Mart 1946'yı gösterirken Bolton Wanderers ile Stoke City F.A kupasının altıncı elemesinde karşı karşıya gelir. İlk maç berabere bittiği için ikinci maç Bolton'un sahasında oynanacaktır. Nitekim 27.000 kişilik stadyuma tam tamına 68.000 kişi hazır bulunur maçın başlama düdüğünde.
12.dakikaya kadar normal bir şekilde giden maçta bir anda yüksek bir uğultu olur. Seyircilerin yoğunlukta bulunduğu kale arkası yazının sonunda alıntısını yapacağımız Stanley Matthews'in de belirttiği gibi büyük bir karmaşa içerisine girer ve izdiham oluşur; Sonuç 36 ölü, 248 yaralı.
Birçok kaynağın belirttiği üzre olayın nedeni yukarıda bulunan fakir halka şehrin oligarkları tarafından dağıtılan yardım çuvalları, yazılı olmayan kaynaklara göre ise orta kesimde çıkan bir kavga olaya neden olmuştur.
Ama hiçbir kaynağı olmayan neden, 36 ölünün önemini vurgulamamıştır.
"Maçtan önce sahaya topları almak için çıktığımızda korner direğinin oradaki topu almaya gittim. Birisi sanki yasakmış gibi sessizce hey Stan! diye demeye başladı. Maçtan sonra formamı isteyenler olurdu genelde ve Cliff(Head Coach) buna çok kızardı, o yüzden bakamadım. Maçta iki asist bir gol atıp Cliff'ten övgü beklerken, o yine bana Neden formanı verdin Stan? diye üç gün dırdır ederdi çünkü. Ben insanlar etrafımda kalabalıklaşmasın ve formamı istemesinler diye direkt olarak soyunma odasına kaçtım. Ve maç sırasında tam hatırlamıyorum ama 10. dakika civarı Zeppelin'in kalkışına benzer bir gürültü oldu sol tarafımda. O günü unutmak stiyorum, o günü gerçekten unutmak istiyorum. Çünkü biz can korkumuzdan soyunma odasına doğru kaçarken, benden formamı isteyen o adamın bulunduğu bölge izdihamdan dolayı insan dağına benzemişti. Ben ise lanet olası o bez parçasını 20 yıl üstümde taşımıştım." Stanley Matthews
Fifa 2004 yılında 100.yıl anısına Dünya'nın en eski futbol kulüplerini derleyerek para ödülünü uygun görmüş, bu liste uzun uğraşlar sonucu sembolik olarak ilk 11 şeklinde oluşturularak kamuoyuna duyurulmuştu. Ödül çok büyük olmasa da bilhassa İngiliz kulüpleri belgeler toplayarak Fifa'ya başvurmuşlardı. Bunlardan birisi de hiç şüphesiz Fordingbridge Turks kulübüydü.
Nitekim Fifa'nın oluşturduğu kurulun kararı sonrası kendileri en eski altıncı kulüp olarak tarihe geçmişlerdir.
Fordingbridge Turks kulübünü ve geçmişini yazılı ya da görsel medya duymuş mudur bilemiyorum. Kaldı ki ismi duyulursa kendileri "gurur abidesi" olarak kullanılacaktır, şimdiden eminim. Ancak kulübe adını veren, oynayan yahut katkıda bulunan hiçbir Türk kayıtlarda olmamasına karşın, bu ismin sadece bir çeşit slogandan ibaret olduğunu biliyoruz.
Çünkü dünya üzerinde bugün bile kullanılan "Young Turks" deyimi bir yana bu kulübün adını Plevne savaşındaki "Türkler geliyor!" deyimi ile yansımış olduğu biliniyor. Plevne savaşındaki asi ve dirençli Türk askerlerini betimleme olarak kullanan Fordingbridge halkı takımın ismini bu yönde kullanmış, ve herşeyden öte takımın logo ve amblemini Türk bayrağı olarak görmüştür.
Fırdingbridge Turks kulübünün Basingstoke kupasını kazanması dışında bir başarısı bulunmuyor.
Efsane oyuncu Maradona yönetiminde Dünya Kupası elemelerinde aldığı başarısız sonuçlar ile eleştirilerin odak noktası haline gelen Arjantin, bu hafta sonu Peru ile çok kritik bir mücadeleye çıkacak. Dünya Kupası'na katılabilmesi için mutlak kazanmak zorunda olan Arjantin, bundan tam 40 yıl önce yine Peru ile Dünya Kupası'na katılabilmek için hayatı öneme haiz bir maça çıkmıştı. Şimdi bu kritik mücadele öncesinde 40 yıl önceye gidelim ve Arjantin ile Peru arasında oynanan mücadeleyi hatırlayalım hep birlikte. Boca Juniors'un kalesi La Bombonera yıllar içinde elde edilmiş haklı bir üne sahip. Boca'nın fanatik taraftarları, 12. adam görevlerini layıkıyla yerine getirirken, Buenos Aires'in güneyinde konuşlanan stad, misafir takımlar için puan almanın çok zor olduğu bir mekan olmuştur yıllar içinde.
Stad, açıldığı 1940 yılından beri pek çok ünlü yıldıza ev sahipliği yapmış, o atmosferde birçoğu da başarılı bir futbol sergileyememiştir. 31 Ağustos 1969 yılında La Bombanera'da yapılan Arjantin-Peru Dünya Kupası eleme maçı ise Arjantin'in hüsranına, Peru'nun zaferine ev sahipliği yapmış ve böyle güzel bir futbol hikayesinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Maça geçmeden önce o zaman Güney Amerika'da uygulanan eleme sistemini hatırlamakta fayda var. Toplam 10 takımın katıldığı elemeler şimdiki gibi tek grupta yapılmamaktadır. Dünya Kupası'nda toplam 3 kontenjana sahip Conmebol ülkeleri 3 gruba ayrılmıştır ve gruplarında ilk sırayı alacak takımlar Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanacaklardır.
Arjantin de Peru ve Bolivya ile aynı grupta yer almış deplasmanda oynadığı ilk 2 maçı kaybederek, puansız son sıraya çakılmıştır. Peru maçından 1 hafta önce Bolivya'yı 1-0 yenerek ilk puanlarını alan Arjantin, umutlarını sahasında oynayacağı Peru maçına taşımıştır. Maç öncesinde Peru ve Bolivya 4'er puanlar Arjantin'in önünde yer almaktadırlar.
Arjantin'e galibiyet dışında hiçbir sonuç yaramamakta, galibiyet bile Dünya Kupası'na gitmesine yeterli olmamaktadır. Amaç kazanıp Peru ile tarafsız sahada bir play-off maçı oynamaktır. Ancak Peru kolay lokma değildir. Brezilyali efsane Didi'nin yönetimindeki Peru Milli Takimi, Teofilo Cubillas'in etrafında şekillenen oyunuyla futbolda altın çağını yaşamaktadır.
Galibiyetin Dünya Kupası hayallerini canlı tutacağının farkında olan Arjantin, maçın başlamasıyla Peru üzerine akın akın gitmeye başlar. Ancak günün kahramanlarından Peru forveti Oswaldo Ramirez'in sonraları yapacağı açıklamada da dediği gibi, Peru kalesinde hayatının en iyi futbolunu oynayarak devleşen Luis Rubinos, Arjantin forvetlerine gol imkanı tanımaz ilk yarı boyunca.
İkinci yarıda da Arjantin baskılı futbolunu sürdürür. Ancak bu baskı kontra atak tehlikesini de beraberinde getirir. Arjantin defansının arkasına sarkan Oswaldo Ramirez 52. dakikada İnkaları 1-0 one geçiren golü atar. İşler Arjantin için iyice zorlaşmıştır. Tribünlerin desteğini de arkasına alan Arjantin, beraberlik için baskısını arttırır. Maçın bitimine 12 dakika kala kazanılan penaltıyı Rafael Albrecht gole çevirir. Arjantin'in Dünya Kupası biletini alması için bir gol daha bulması gereken 12 dakika vardır. Golden 2 dakika sonra Arjantin'in ümitlerini suya düşüren gol gelir. Sahnede yine Oswaldo Ramirez vardır. Roberto Perfumo'dan kaptığı topu ağlarla kucaklaştıran Ramirez, Peruluları da sevince boğar. Arjantin'de sonradan oyuna giren Alberto Rendo 87'de beraberliği getirir takımına. Ümitler yeniden yeşermiştir fakat çok fazla zamanı kalmamıştır Albiceleste'nin. Miguel Brindisi maçın son anlarında ülkesine play-off şansını getirecek 3. golü atar. Ancak hakem kaleci Rubinos'a yapılan faulü görmüş ve golü iptal etmiştir.
Maç Arjantin için dramatik bir şekilde son bulur. Peru tarihinde ilk kez Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanırken, Arjantin futbolu tarihinin en üzücü günlerinden birini yaşamaktadır.
Maçtan sonra Arjantin soyunma odasında yaşananları ikinci golün sahibi Alberto Rendo'nun ağzından dinleyelim; “Attığım gol hayatımda attığım en üzücü goldü. Gole sevinememiştim bile. Topu ağlardan hemen çıkardım ki 3. gol için fırsatımız olsun. Ancak o gol gelmedi. Daha önce soyunma odasında böyle bir hayalkırıklığı görmemiştim. Takım arkadaşlarımdan pek çogu göz yaşlarına boğulmuştu. Teknik Direktor Pedernera ise bir köşede sessizce oturmuş sigara içiyordu. Benim icin ayrıca üzücüydü. Çünkü Dünya Kupası'nda oynamak için son şansımı kaybetmiştim.”
Gecenin yıldızı hiç şüphesiz Peru adına iki gol kaydeden 22 yaşındakı Oswaldo Ramirez'dir. Daha sonraki dönemde Didi'nin konuşmalarının hem Portekizce hem de çok yavaş olmasından dolayı ne kadar sıkıcı olduğundan, bazen uyumakla burun buruna geldiğinden bahseden Ramirez, o gün Didi'nin dediklerini yaptığını ve Brezilyalı hocanın haklı çıktığını da itiraf eder. O maçtaki performansı ona bir de isim getirmiştir: “El Verdugo De La Bombanera” yani “La Bombanera Celladı”
Peru ilk kez katıldığı 1970 Dünya Kupası'nda gruplarda Bati Almanya'nın ardından ikinci sırayı alarak çeyrek finale çıkar. Çeyrek finalde daha sonra kupayı da alacak Brezilya'ya 4-2 kaybederek kupaya veda ederler. 1970 Dünya Kupası Arjantin'in katılamadığı son Dünya Kupası'dır. 1970'den sonra yeniden Dünya Kupası'na katılamama riskiyle burun buruna kalan Arjantin bakalım 40 sene sonra neler yapacak? Hep birlikte göreceğiz.
"Televizyon olağanüstü bir alet. Şunu bir düşünün, maçlar televizyona girdiğinden beri Best artık ekrandaki kızlara hava atmak için oyunun her yerinde. Eskiden kenarda durup kendisine iç çamaşırı atan kızları tespit etmek için kanat dahi değiştirmezdi. Tonny Dunne'nın sarı kartsız bir maçı tamamladığını gördünüz mü? Artık Boltondaki bahisçiler bile Dunne'ın bir maçı sarı kartsız tamamlayamayacağını öngöremiyorlar, oranları ayarlayamıyorlar; lanet olsun. Siz, şişman ve çirkin kızların bile akşam yemeğe çıkmak için tereddüt ettiği Bobby Charlton'un ne zamandır saçlarına atların kafasına sürülen petrol atığı olan briyantin'i sürdüğünü biliyor musunuz? Lanet olsun dostum, söyler misin bana "sahaya seyirci gelmemiş ne farkeder?" Tommy Docherty
Bir basın muhabiri "Ulusal ligler artık televizyonda yayınlanmaya başladığından beri stadyuma seyircinin eskisine oranla az geldiğini belirterek, televizyonun İngiliz futboluna olan etkisini" Tommy Docherty'e sorduğunda bu cevabı alıyor. Bu arada Bobby Charlton'un saçlarının neden bir senede döküldüğü bahsi de en azından şu an için kapanmış gözüküyor bizim için.
Futbol tarihinin seyrini birçok kez değiştiren maçlar, olaylar ve daha nice hikayeler olmuştur. Ancak geçmişte oynanan (14-11-1934) İngiltere- İtalya maçının tarihte sadece "İlk kez teşvik priminin konuşulduğu maç" olarak lanse edilmesi kabul edilebilir bir durum olsa da pek ala anlatılabilir bir konumdadır. Çünkü bu maç tarihte kilometre taşı görülebilir.
İtalya'nın 1934'te kazandığı dünya kupası sonrası oluşan kamuoyu kanaatı İtalya'yı, Fransa ve İsviçre dışında hiçbir takımın zorlayamayacağı idi. Nitekim Football Association'dan 1929 yılında dünya kupası ve uluslararası turnuvalarına katılma izni alan İngiltere ise yıllar sonra kibirini yenmiş ve sıradan bir takım görüntüsünde elemelere katılmıştır.
Pek ala bu maç futbol tarihinde ilk kez siyasetin ve politikanın futbola alet olduğu maç olarak görülebilir. Çünkü Fransa bu maçı ilk kez olarak İtalya ile düzenlemek istemiş. Ancak sonraları bu teklifi İngiltere ve İtalya'ya götürerek kendilerinin Birinci Dünya savaşından sonra eksilen ülkeler arası imajı "baskın" ve "düzenleyici" bir konuma getirmek için bu maçı ayarlamak istemiştir. Ancak bunun farkına varan Benito Mussolini'nin "Maçı biz istediğimiz için düzenleniyor, bu yüzden maç İngiltere'de oynanması kanaatindeyim" sözü üzerine İngiltere bu olayı kabul ediyor.
Maç düzenlenmeden önce İngiltere'nin oyuncular üzerinde çok baskısı olur. Mağlup bir coğrafya'nın bu insanları maçta yenilmeme adına oyuncularına ne gerekirse yapılacağının teminatını verir ancak kötü haber iki gün sonra adaya ulaşır. Çünkü Benito Mussolini oyuncularının İngiltere'yi yenmesi durumunda hepsine yeni model Ala Romeo ve ev alacak kadar para teklif eder. Para bir yana Alfa Romeo olayı çok konuşulur. Bırakın haftalık kazancı yıllık kazancı bugünküparite ile 800 euro'yu geçmeyen oyuncular için sayısı dünyada 1000'i geçmeyen arabalardan birine sahipolmak müthiş bir arzu getirir.
Nitekim tüm İngilterebu maça hırslı bir şekildehazırlanır. Maçın Highbury'de olmasının tek sebebi ise İngiltere kadrosunda tam sekiz oyuncunun Arsenalli olmasıdır. Ray Bowden, Frank Moss gibi dönemin ünlü oyuncuları Arsenal'de koşturmaktadır.
Nitekim bu maçla ilgili tek kilometre taşı da ilk kez milli marşların hazırlık maçı olmasına rağmen maç öncesi çalınmasıdır.
Maç başladığında dakikalar 12'yi gösterdiğinde İngiltere durumu çoktan 3-0 yapmıştır bile. Oyunu kontrol altına alan İtalya Guiseppe Meaz'nın iki golüyle durumu 3-2'ye getirip maçı İngiltere kalesine yıktığı anda futbolsahalarında ilk kez bir oyuncunun ayağı kırılmıştır. İtalyan orta saha oyuncusu Luis Monti, İngiliz oyuncu Drake ile girdiği mücadelede ayağını kırınca İtalya 10 kişi kalmıştır. 10 kişi kalmıştır diyorum çünkü o günkü futbol kurallarında oyuncu değiştirme şansı olmamıştır. Bu kural bumaçtan hemen dört gün sonra değiştirilmiştir. Bu da ayrıbir kilometre taşıdır.
Neticede İngiltere maçın genelinde rakibine oyun anlamında boyun eğse de maçı 3-2 kazanmayı bilmiş ve maçtan sonra konuşulanların bugün hala konuşulan durumlar olduğunu görmemizi sağlamıştır. Çünkü bu maç futbolun seyrini değiştiren bir maç olmuştur.
Bu yazıyı baştan itibaren okumamış olabilirsiniz. Zaten tonca gereksiz bilgi ve ham olmayan kaynaklardan çıkmış yine aynı derecede gereksiz futbol tarihi var. Ancak bu maçta öyle bir kilometretaşı olmuştur ki bugün bile bu sayfada kendisi hakkında yazı yazmak için sabırsızlandığımız "bir adam" futbol sahasında ilk kez milli olmuştur. Çünkü;
"Stanley Matthews 86. dakikada oyuna dahil olmuştur."
Lost Ham United bölümünün yeni kulübü Arenas Club adıyla bilinen Arenas Club de Getxo.
Arenas Club'ün başına gelenler aslında İspanya 1930-1940 tarihini özetler nitelikte. Futbol'un siyasete, halka karışmasının ne denli boyutlara gelebileceğinin de bir göstergesi olmuştur. Bask bölgesi Bilbao'nun yine bir bask bölgesi komşu şehri Biscay şehrinin takımı olan Arenas Club de Getxo, halkın kraliyet'den bir futbol takımı kurulması isteğiyle kurulmuş gibi gözükse de, gerçek olan hikaye Arenas Club oyuncularının Athletic Bilbao takımından ayrılıkçı düşünceleri nedeni ile ayrılmak istemesidir.
Bilbao kulübünün Cop Del Rey'e katılmasını gerekçe gösteren oyuncular 45 kilometre uzaklıktaki Biscan'da kendilerine antreman sahası bularak futbol kulübü kurmaya karar verirler. Ve kendi şehirlerinde çok büyük ilgi görürler.
Bu ilgi kısa zamanda onları para toplayabilecek bir seviyeye getirir. Çünkü La Liga 1932'den önce divizyon şeklinde olmayıp kuzey ve güney ligleri şeklinde mahallileştirilmişti. Ve mahalli liglere katılma şartı yolculuklara gidilebilmesi gereken paranın kulüpte teminat olarak gösterilmesi idi. Nitekim mahalli liglerde oynayan Arenas Club, Bilbao'nun La Liga'da daha fazla ün salmasını görünce Bask halkı için La Liga'da oynamayı kabul ederek birinci lige yükselir.
Ancak bu katılım onlar için bir başlangıç değil, son olacaktı. Çünkü La Liga'ya katıldıkları sene henüz üçüncülüğü elde etmiş ve dikkatleri çekince Bask bölgesinin yeni yıldızları bu takımda oynamak istemişlerdi. Hatta Athletic Bilbao oyuncu Mikal Barcelona kulübünden tehdit aldığını öne sürerek Biscan şehrine yerleşmiş ve daha sonraları Arenas Club'da oynamaya başlamıştı. Mikal'ın katılımı ile Arenas Club çıtayı yükseltmiş ve diğer iki sene ligde beşinci olarak ligde kalıcı olduğunu göstermiştir.
Real Union, Real Sociedad, Bilbao, Barcelona gibi kulüplerin amacı Bask bölgesinin futbol liderliğini ele alıp Kral Alfonso'ya karşı direniş iması vermekti. Bu bağlamda Arenas kulübünü kendilerine kardeş değilde kendilerine yardımcı kulüp olarak seçmek istediler. İstekleri Arenas Club'ün kendi aralarında oynayacakları maçlarda futbol tabiri ile yatmasını isterler. Ancak bu olaydan bir yıl sonra yani Arenas Club ligde 14. olduğu sene Real Unionla bir beraberlik alıp diğer bask takımlarına yenilince kendi isteği dışında yaftayı yedi.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi 1935 İspanya iç savaşında Biscay kenti Tifo sebebi ile karantinaya alınınca Arenas Club de Getxo tekrardan mahalli liglerde oynamaya başlamış, İspanya iç savaşı büyüyüp liglere 4 yıl ara verilince oyuncular futbolu bırakıp kulübü Athletic Bilbao'ya devretmiştir.
Federico Fellini Rimini gibi küçük bir sahil kasabasından küçük yaşlarda ayrılıp yaşadığı gerçekçi hayatla dalga geçercesine bulunduğu dönemin salt kültür uzantısı olan "Faşizm'i" ciddiye alacak kadar sürrealist filmler çeken bir yönetmen olmasına rağmen, bugün bile yaptığı sinematoğrafik uzantıları bizim coğrafyamızda dahi kaale/ciddiye/ilham'a alan/alabilen yönetmenleri bulundurmayı başarabilmiş bir sinema adamıdır.
Küçük yaşta hayatın zorluklarını ve sorumluluklarını göze alarak sirk hayatını seçip büyüdüğünde bu hayatın getirisi olarak kendine karikatürist ve grotesk hikayeleri yazan bir adama dönüştüğünde ise bu denli sinema filmleri çekebilecek kapasitede, kültürel etkileşimli had safhada biri olup çıkmıştır.
Çektiği ilk filmlerde yönetime, oligarşiye, Faşizme, lokal belirsizliklere karşı alaycı bir üslupla oldukça farazi bir biçimde yöntem bulmuş, kimse onun Franz Kafka gibi "kendisinden başka kimsenin onu anlamadığına" kanaat getirmiştir.
Palyaço rolündeki Faşizanlar, dansöz rolündeki kadın öğretmenler, Türkçe şiir okuyan Helen dili ustaları gibi betimlemeler oluşturduğu sinema dilinin ne kadar karışık ve yenilikçi olduğunu gösterse de, filmlerinde daha çok onun çıkış noktası olan Rimini gibi lokal düzeyi büyük karmaşalar içerisinde anlatabilen kimliği sinema dünyasına çok şey kazandırmıştır.
Dip-not: Daha önce bloğa sinema tarihi ile yazabilecek bir yazar arandığına dair bir duyuru yazmıştık. Sağolsunlar, birkaç kişi bilhassa futbol filmleri hakkında yazmak istemişti. Ancak sonraları sinema yazma konusundan vazgeçmiştik ve istekte bulunan arkadaşları geri çevirmek zorunda kalmıştım. Düşüncemiz hala da aynı; Çünkü100 yönetmen serisi bloğun bir metresi olarak kullanılacak. Bugün başlangıç yapıldı, 100 yönetmen serisinin son yazısında Stereotype Ball bloğu da sona ermiş olacak.
Dip-not: Lazio'nun 1973 deplasman forması her ne kadar eniştemin yazlık eşofmanlarına benzese de, bu bloğun gizli fanatizminden faydalanarak "İtalya'da Lazio vardır, kız kardeşler elin hamuruyla futbola karışmasınlar" düsturunu/mottosunu yapmak boynumuzun borcudur. Fanatik yüzümüzü göstermenin belki zamanı değil ama Lazio deyince işler karışıyor biraz.
“Başka bir yaşamda adım Odenkey olabilirdi. Fransız olmayabilirdim ama şimdi ben mavi formalıların kaptanı, kolumda kaptanlık bandı, kalbimin üzerinde bir horoz.. Sanki Gana’da değil de Nice’te doğmuşum gibi…” Marcel Desailly (Kaynak; "Kaptan" b.t:2003)
Fransa'da oynayan ve bir ikinci kimlik taşıyan futbolcular için ilham kaynağı olan futbolculardan Marcel Desailly, bir dönem bu kararından dolayı Gana'ya giriş yasağı yaşasa da, Fransa Dünya kupasını alınca kupayı ilk olarak turist vizesi alıp imitasyon dünya kupasını Gana'ya götürüp ne kadar içten bir adam olduğunu göstermişti. Aynı Gana vatandaşı Marcus Tresor Fransa'nın ilk siyahi kaptanı olduğu gibi kendi isteği ile Gana vatandaşlığından çıkmıştı.
Futbolculardan vefa beklemek garip bir duygu olsa da çoğu zaman futbolda vefa'nın ne işi var soruları ile muhatap olmak bile insanın canını sıkıyor. Bu sadece bir oyun, çünkü.
Serinin yeni konuğu Norman Hunter. Size, sadece "Antreman sırasında kendisine futbol tabiri ile kötü dalan Ray McHale'i iki yerinden çatlamış ayağı ile göl kenarına kadar kovalayan bir adamdır Norman Hunter" desem ve bu yazıyı sonlandırsam, sanırım tezahürünüzde bu kişiyi bulabilirsiniz.
Ama "Bite yer Legs" lakaplı Norman Hunter'ın vukuat listesi epey bir uzun olduğu için bu yazıyı sonlandırmak biraz anlamsız olur. Siz de deneyebilirsiniz, Google'da "Norman Hunter" ile "Norman Hunter ve sakatlamak" fiilerini aratırsanız hangisinin sayısının baskın çıktığını görüp çeşitli interaktif ortamlarda bulunan görselleri izleyerek bana hak verebilirsiniz.
Norman Hunter, dönemin "kötü çocukları" olan Leeds United'da oynarken as takım ile yapılan hazırlık maçında kendi mevkidaşını bilinçli bir şekilde sakatlayarak as takıma yükselmiştir(Kaynak: Whos Who Of). Bu bilinçteki birinin Leeds United efsanesi olmasını yadırgamak bize düşmez ama Leeds forumlarında kendisi hakkında maçlardan sonra stad'dan Alman kurdu ile ayrıldığı şeklindeki bir olay şehir efsanesi olmuş durumda.
Zira Gazza'nın hakemin kartını saklayarak maçın sonlarına doğru hakeme sarı kart göstermesine benzer bir durumu Norman Hunter'da yaşatmıştır, biraz farkla. Çünkü Hunter maçtan sonra kendisine o maça çıkana kadar 6 maç ceza vermiş Football Association'a tepki vermek için kendisiyle önceden getirdiği ve çorabına sakladığı kırmızı kartı hakeme göstermiştir.
6 maçlık cezanın sebebi ise kendisi ile maç sırasında "Taç atışı" kavgası yapan Arsenalli Frank McLintock'a kafa atmasıydı.
Agnelli ailesi değil Juventus, sahip oldukları otomotiv sektörü sayesinde Torino'yu ayakta tutabilmiş köklü bir aile iken, zamansız ölümlerle sadece kendilerini değil Juventus'u ayakta tutabilmiştir. Blogda daha önce Torino kelamı etmişken kendilerinin Torino'nun finansal sıkıntıya girdiğinde Fiat'ın koltuk montajında kullanılan kumaşı verip forma yapmalarını sağlayabilmiş bir aile olduğundan bahsetmiştik.
Futbol bu, ne zaman Torino ayağa kalkmış "1" numaraya oynamaya başlamış olduğunda şike için Empoli kulübüne sadece koltuk kılıfı değil düzinece arabalar yollanmıştı. Ancak konumuz bu değil nihayetinde.
Çünkü futbol kulüpleri teşkilatlanmasında hisse senedi, tahvil, halka açılma gibi kavramlardan önce Futbol kulüplerini bu denli Oligark aileler saltanatını sürmekte kullanmamıştır. İtalya'da 1940-1987 arası kulüp satın alma gibi opsiyon bulunmadığı için büyük aileler kulüpleri kiralama yoluna gitmiştir. Bu zaten bilinen bir hikaye.
L'avocatto (Avukat) mahlaslı Giovanni Agnelli'nin Juventus dönemini tekrardan başlatması babasının ölümü ile başlar. Babası Eduardo Agnelli 1935 yılında bir uçak kazası ile yaşamını yitirir. Bu durum Juventus için bir son ama Giovanni için bir başlangıçtır.
Çünkü Eduardo Agnelli Juventus'u Torino'nun bir numaralı takımı yapmış, kulüp ilk kez Avrupa'ya onun sayesinde gidebilmişti. Kız kardeşlerden Milano'lular Juve'ye görümce muamelesi yapmış ve Eduardo Agnelli döneminde tekrardan Juve'yi eve almışlardır.
Herhangi bir finansal sıkıntısı olmayan Juventus kulübü Giovanni Agnelli başkanlığındaki ilk yıllarda çok başarısız olur. Ancak kardeşi Umberto Agnelli'nin büyüyerek Juventus kulübünde ona yardımcı olması kuşak farkına rağmen müthiş bir intizamda olur. Çünkü 1953'den sonraki 16 yıllık süreçte takım 11 kere şampiyon olur. Juve artık eski günlerine dönmüştür.
Giovanni Agnelli'nin köşeye çekilip emekli olmasından sonra küçük kardeşin(Umberto Agnelli) oğlu olan Roberto Eduardo Agnelli bu sefer Juve'nin dümenini almış ve Trapattoni ile inanılmaz yıllar yaşamıştı.
Futbol kulüplerinde şu günlerdeki satın almalar dışında maddi bir beklenti olmadığı halde aile boyu br kulübe hizmet vermiş bir aile daha var mıdır? Bilmiyorum.