30 Eylül 2009 Çarşamba

Hampden in the Sun

Basit bir aynı şehir takımları derbisi olmaktan çok öte anlamlar taşıyan, 120 yıllık bir rekabetin 385. maçı oynanacak bu hafta sonu Ibrox Stadyumu'nda. Oynandığı gün Glasgow'da tek gündem maddesi olan, dünyanin en önemli derbilerinden Glasgow-Celtic rekabeti. Her maçı ayrı bir hikayeyi içinde barındıran nam-ı diğer “Old Firm” oynanmadan önce biraz gerilere gidip insanların hafızasına kazınmış bir Celtic-Glasgow Rangers hikayesini okuyalım ve hafta sonu oynanacak maç öncesinde biz de futbolseverler olarak yavaş yavaş maçın havasına girmeye başlayalım.

2. Dünya Savaşı bittikten sonra yeniden futbol oynanmaya başlayan İskoçya'da, Glasgow Rangers'in üstünlüğü göze çarpıyordu. Ikinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda Glasgow 6 kez ligi zirvede bitirirken, Celtic yalnızca 1 kez mutlu sona ulaşabilmişti. Peacok, Tully, Evans gibi o dönemin en iyi takımlarında dahi rahatlıkla futbol oynayabilecek yetenekte oyunculara sahip olan Celtic, potansiyelinin ortaya çıkarılmasını bekliyordu. Glasgow Rangers ise 2. Dünya savaşından en az yara alan takım olarak çıkmanın avantajı ile İskoç futbolunu domine ediyordu o yıllarda.

1957 yılının İskoçya Lig Kupasi finalinde de bu iki takım karşılaşıyorlardı. Ligde iki sezondur Rangers'in çok gerilerinde kalan bir önceki sezonun Lig Kupasi sahibi Celtic'in buraya kadar bile gelmesi başarı olarak kabul ediliyordu. Avrupa Kupası'nda Milan ile yapacağı maçı bekleyen lig şampiyonu Glasgow Rangers'in finalde favori olduğu Celtic taraftarları tarafından dahi kabul ediliyordu. Tarihler 19 Ekim 1957'yi gösterirken, Hampden Park'da oynanacak finalin tarihe geçecek bir maç olacağını kimse tahmin etmiyordu.

Maç hiç de maç öncesi beklenildiği gibi başlamamıştı. Celtic favori Glasgow Rangers'in kalesine akın akın gelmeye başlamıştı maçın başından itibaren. İlk 20 dakika içinde direkten dönen iki Celtic topu, gelecek golün de habercisiydi. Dakikalar 22'yi gösterdiğinde Charlie Tully'nin ortasında Sammy Wilson Celtic'i öne geçiren golü atmıştı bile. Glasgow Rangers 44. dakikaya kadar 1-0'lık mağlubiyeti korumayı başarıyor, ancak sol taraftan Rangers kalesine müthiş bir solo performans sergileyerek giren Neil Mochan'in harika golüne engel olamıyordu. Bu gol ilk yarının skorunu belirlerken, asıl önemli nokta bu golle Rangers'in gardının düşüyor olmasıydı.

İkinci yarıda da maçın mutlak hakimi şehrin yeşil beyazlı takımıydı. 53. dakikada Bobby Collins'in ortasında kafayı vuran Billy McPhail farkı 3'e çıkarıyor, 58'de Simpson ile farkı 2'ye indiren Rangers, yanlışlıkla Celtic'in ateşleme düğmesine basıyordu. 67'de McPhail, 75'te Mochan ikinci gollerini atarak skoru 5-1 taşıyor, 80'de McPhail yaptığ hat-trick ile farki 5'e çıkarıyordu. Attığı 3 golü de kafasıy la atan McPhail, klişe Türk gazetesi manşeti ile kafasını kullanıyordu. McPhail'in yapacakları henüz bitmemişti. 1956 yılında 2500 pound karşılığında Clyde takımından transfer edilen 24 yaşındaki McPhail 90. dakikada Rangers ceza sahasında yerde kalıyor, kazanılan penaltıyı atmayı reddederek Old Firm'de bir maçta 4 gol atan ilk oyuncu olma şansını elinin tersi ile itiyordu. McPhail yerine topun başına geçen Willie Fernie penaltıyı gole çevirip maçın skorunu ilan ediyordu; 7-1.

Celtic'in maç boyunca direkten dönen 4 topu ise skorun daha da artmasına engel oluyordu. Bu skorla Celtic üst üste ikinci kez İskoçya Lig Kupası'nı müzesine götürürken, belki de kupadan çok Rangers karşısında alınan galibiyete seviniyordu.

Maçtan sonra The Times “ A Wonderful Exhibition of Football” başlığı ile çıkarken, The Sunday Post “October Revolution” başlığını kullanıyordu.

Maçtan sonra Celtic kalecisi Beattie galibiyetin sevincini elleri ile 7 işareti yaparak kutluyor, bu resim finalin unutulmaz kareleri arasına giriyordu.


Saatle alakalı tarihe not düşülen ilk espri de Adnan Polat'tan 50 yıl once Celtic taraftarları tarafından yapılıyor, “What's the time?” sorusunun cevabı Glasgow'da “Its Seven past Niven (Glasgow kalecisi)” oluyordu bir süre.

7-1'lik skor Britanya'da bir finalde elde edilen en farklı skor oluyor ve maçtan sonra Celticli oyuncuların maçta giydikleri formaları günün anısı olarak almalarına izin veriliyordu. Her maç sonunda tribünlere gönderilen formaların yanında çok şeyler anlatıyor bu formalar “Popüler Futbol” sevdalılarına ve amatör ruhun futbolun güzelliği olduğunu bir kere daha ortaya koyuyor.

1957 yazında vizyona giren “Island in the Sun” filminin Harry Belafonte tarafından yapılan şarkısının sözleri, Celtic taraftarları tarafından degiştirilerek “Hampden in the Sun” adını alıyor ve maçta Celtic taraftarları arasında bu isimle anılmaya başlanıyordu.


Stereotyped From Enes Özbey

Old Fashioned Football Shirt Company; Yunanistan 1962

Dip-not: 1954-1994 yılları arasında Yunanistan'ın hemen dibinde konuşlanan ülkeler birer birer futbol evrimi geçirirken komşu ülke daimi olarak sessiz kalmıştır. Bunun nedenlerini araştırdığımızda ortaya somut bir gerçek çıkmıyor elbet. Ancak önemli bir husus var ki, gelişen futbol ülkeleri için altı çizdirilerek okutulması gerekiyor.

Yunan futbol federasyonu oluşumu ilk olarak Helenik Futbol birliği adı altında kurulmuştur. Bu birliğin amacı futbol asayişi değil, futbolu yeni öğrenen bu ülkenin takımlarına oyuncu yetiştirmek olmuştur. Bir federasyonun temelleri böyle atılınca insan ister istemez yıllar sonra başarı bekliyor. Ama durum böyle değil.

Çünkü Helenik futbol birliği Çok etkilendikleri Batı Almanya Futbol sisteminin birebir kopyalamış ve uygulamaya sokmuştu. Çekoslavakya, Macaristan hatta Bulgaristan'ın önemli oyuncuları avrupa'nın önemli takımlarında oynarken Yunan futbol oyuncuları ülkenin dışına çıkmak için izin alamamıştır. Hatta teknik kadro ve oluşumunun sadece Yunan kimliğinden olanlarla çalışılması sağlanmıştır. Katounis, Teinas gibi çok önemli oyuncular çareyi çifte vatandaşlık alarak çözmeye çalışınca ve hatta Almanya bloğu yıkılıp federalliğe kavuşunca Yunanistan Helenik Futbol Birliği temelsizliğin cezasını çekerek 94 yılında komşularının Dünya kupasındaki başarısını hasretle izlemişlerdir.

Ta ki 10 yıl sonra Yunanistan Avrupa şampiyonu olduğunda ülkenin teknik direktörü bir Batı Alman çocuğudur; Otto Rehhagel.

Futbol bu, zamanın ruhundan anlıyor.

29 Eylül 2009 Salı

Le vent nous portera

video

William 'Fatty' Foulke

İngiltere ligi maçlarını izlerken veyahut Playstation oynarken "Who ate all the pies?" pankartı gözümüze hep çarpmıştır. Bunun bir taraftar jargonu olduğu konusunda muhakkak tahmin yürütsek de olayın iç yüzünü dair bilgim(iz) pek yoktu.

Dawley doğumlu William Foulke bu olayın baş mümessilidir. Futboldan önce Kriket oynamaya başlayan Foulke diz kapağını sakatlaması sonucu futbola yatay geçiş yapınca ilk önce kaleci antrenörlüğü ve sonra kaleci olmuştur. Bu hazin kariyer geçişi içerisinde boyu ve kilosu ile dikkat çeken Foulke, Sheffield United kulübünde tam 314 maça çıkarak başka bir başarı sağlasa da onun asıl başarısı 1.93 boy, 164 kiloya rağmen bunca sene futbol oynamasıdır.

"Who ate all the pies?" sloganı ve daha sonrası pankartı William Foulke için(The Fatty) 100 yıl önce kendi taraftarları tarafından üretilmiş bir espri olarak gözükse dahi bugün orjinalliği ve nüktedanlığını koruyor.

Football Quotes #28

"İdealist olmak enayiliktir. Tıpkı enayiliğin İdealistliğe eşit olması gibi. Ama sorun şu ki; ya idealistsinizdir ya da enayi." Jimmy Graves

İngiltere milli takım kariyer hocalarından Don Revie'den sonra en çok eleştirilen Jimmy Graves'in kabahati Don Revie gibi külhanbeyliği taslamasından değil, tamamı ile İngiltere'ye o döneme uyamayacak şekilde bugün'ün 4-4-2'sini oynatmasıdır. Nitekim bu sözü çıktığı ve aynı zamanda 4-1 yenildiği Peru maçında sarf etmiştir.

Takımın sağ kanat oyuncusunu sağ beklerden kanat yapmasıyla ünlü bu adam kim bilir, ne yaptığı anlaşılamayan Mustafa Denizli gibi o dönem eleştirilmiş, ancak Milli takımdan ayrılıp Chelsea kulübüne altın dönemini yaşatmıştı.

Geçenlerde şu linkteki kitabın e-book versiyonu elime geçmişti. Özellikle İtalyan ve Alman futbolunun ağır eleştiri aldığı o günlerde Graves'in bu oyun hakkında anlattığı o kadar güzel şeyler var ki, bir göz gezdirmekte fayda var.

Question of the week #3

Önceki bölümde sorunun cevabını kimseden alamamıştım. Hediyesi yine de duruyor; soru da. Yeni sorunun hediyesi şu linkte olup hediye içeriğinin Fransızca olduğunu belirtmek istiyorum. Geçen haftaki soruya buradan da cevap verebilir, iki hediyeyi de alıp uzaklara kaçabilirsiniz. Bu haftanın sorusu;

Fransa ligleri başladığından bu yana en çok kırmızı kartı hangi oyuncu görmüştür?

27 Eylül 2009 Pazar

Geri Dönüş

Jean-Pierre Papin nam-ı diğer Joueur de Siecle(Asrın futbolcusu) futbola dönüş kararı aldığında 46 yaşındaydı. Kararının tamamen duygusal(!) olmadığını, doğduğu yerin amatör takımında oynadığı ve para almamasıyla açıklayabiliriz sanırım. Fizyolojik olarak 17-36 yaş arası kas gelişiminin ideal olduğu bilindiğine göre Papin'in bu kararının inzivaya çekilmesi olarak görülebilir nitekim; kendi kullandığı kornere kafa atacak gücü de yoktur elbette.

Stereotype Ball bloğu da televizyon tabiri ile yeni yayın dönemi ile geri dönüşünü salı günü yapıyor. Tatil sürecinde çok güzel mailler aldığımı belirtmeliyim. Salı gününden itibaren yazılar blogda olacak.

Yaşlı Kurt mahlaslı abimiz 1984 yılındaki tribün sabahlamalarını ve kapalıyı kapma savaşları ile ilgili çok güzel bir yazı yolladı. Nitekim Joe Jonese Ateşdağlı'nın Zalad adında yine aynı üsluptaki yazılarından birini ve Bursa'da başından geçen bir hikayesi bu blogta olacak. Enes Özbey'e siparişleri bugünden itibaren vereceğiz :) Kısacası salı gününden itibaren buradayız. Aynı zamanda bloğa yurtiçinden br kişi daha katılacak.

Jean Pierre Papin diyorduk; şu anda Marsilya'da Lens'in altyapı okul müdürü. Aynı zamanda aynı şehirde Adidas mağazasının da sahibi. Lens ve Adidas.. Şimdilik düşünmesi bile kötü; Salı günü görüşmek üzere.

3 Eylül 2009 Perşembe

Ara #2

Kısmetse senenin ilk tatilini yarından itibaren yapacağımdan mütevellit, blog yaklaşık 25 günlük bir tatile girecek. Blog ekibi ile bu sürede herhangi bir yazı yollamama kararı aldık. Dönünce yine aynı konsept gereği dolu dolu yazılar yollayacağız. Bu süre içerisinde halen yurtiçinden bir yazar aradığımızdan dolayı veyahut, fikir alışverişi için iletişim mailimiz stereotypeball@gmail.com

Kayıp Hikayeler; Belenenses 1945-46

Hep başka ligleri örnek vererek şikayet ettiğimiz bir durumdur şampiyonluğun Trabzon istisnası dışında İstanbul dışına çıkmaması. Ingiltere'de, Italya'da şampiyon olmuş takımların fazlalığıdır bizi bu fikre sürükleyen. Ancak günümüzde futbol çok farklı bir mecraya kaymıştır artık. Almanya dışındaki büyük futbol ülkelerinde rekabet 3-4 takım arasında sıkışmış, sadece şampiyonun değil neredeyse en tepedeki takımlarin tamamının sezon öncesinden bilinir hale geldiği bir ortam oluşmuştur. Ara sıra futbolun neden bu kadar popüler olduğunu hatırlatan sürprizler yaşansa da genel olarak parayı, gücü elinde tutanlar hep zirvede yer almaktadır artık.

Portekiz Ligi'de Türkiye ile benzer özelliklere haiz bir ligdir oynanmaya başlandığı 1934/1935 sezonundan beri. Şampiyonluk Benfica, Porto, Sporting Lisbon arasında gidip gelmiştir 75 yıllık Portekiz Ligi mazisinde. Ancak Portekiz'de de 2 kez de olsa istisnalar yaşanmış ve bu 3 takımdan birinin ligin zirvesinde yer almadığı sezonlar olmustur. 2000/2001 sezonunda Boavista'nin elde ettiği şampiyonluk futbolla ilgilenenlerin rahatlıkla hatırlayabileceği sürpriz bir şampiyonluktu Portekiz'de. Ancak bu döngüyü ilk kıran takım bir başka Lisbon ekibi Belenenses olmuştu Portekiz Ligi'nde. Hem de bundan tam 65 yıl önce.

Portekiz liginin kurulmasının üzerinden 11 sene geçmiştir. Benfica 6, Porto 3, Sporting de 2 kez ligi zirvede bitirmiştir bu dönemde. Bu takımların dışında bir takım daha vardır Portekiz Ligi'nde zirveyi zorlayan. Oynanan 11 sezonun 6'sında ligi ilk 3'te bitirmiş Belenenses bir önceki sezonda ligi averajla Sporting Lisbon'un arkasında 3. bitirmiştir. Belenenses taraftarları o sezon oynanan Sporting maçında yan hakem tarafından iptal edilen 2 gol verilmiş olsaydı şampiyon olabileceklerini iddia etmektedirler hala.

1945/1946 sezonu öncesi Portekiz Ligi'nde takım sayısı arttırılır. 10 takımla oynanan ligde artık 12 takim yer alacaktır. Belenenses sezona istediği gibi başlayamaz. Ligin ilk haftasında deplasmanda Sporting Lizbon ile 1-1 berabere kalırlar. Bu maçtan sonra vitesi büyütür Belenenses ve 5 mac üst üste kazanır sahasında Atletico ile 2-2 berabere kaldığı maça kadar. Sırada deplasmanda oynanacak Benfica maçı vardır. Belenenses sahadan 2-0 mağlup ayrılır. Ertesi hafta sahalarında Porto ile karşılaşırlar. İşler hiç de istedikleri gibi gitmez. Bu maçta da 2-0 mağlupturlar. Ancak altyapıdan yeni çıkmış 18 yaşındaki Manuel Andrade attığı 3 gol ile skoru 3-2'ye getirir ve takımını ipten alır. Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan bellidir. Ertesi hafta ligin hatırı sayılır takimlarindan Olhanense'ye deplasmanda 2-0 kaybederler. Bu skorla Benfica ve Sporting'in arkasinda kalır Belenenses ligde. İlk yarının son haftasında sahalarında Elvas'ı 5-2 ile geçerler ve moralli kapatırlar devreyi.

İkinci devrenin ilk maçı kendi sahalarında Sporting iledir. Golsüz geçen devrenin ardından ikinci yarıda 1-0 one geçer Sporting Belenensesli Seraphim'in kendi kalesine attığı gol ile. Ancak genç Andrade takımının mağlup olmasına izin verecek gibi değildir. Beraberlik golünü Andrade ile bulan Belenenses, Raphael ile maçı kazandıracak golü de bulur. Ligin ikinci yarısı bambaşka bir Belenenses vardır sahalarda. Önüne geleni devirir Belenenses. 15. haftada Oliveirense'yi 10-0 gibi tarihi bir skorla ezer geçerler. 19. haftaya gelindiğinde Belenenses puan bile kaybetmemiştir ikinci devre oynadığı maçlarda. Rakip şampiyonluktaki en büyük rakipleri Benfica'dır. Sahadan 1-0'lık skorla galip ayrılan Belenenses liderliği de devralır rakibinden. Bir sonraki hafta Porto deplasmanı vardır ki en az Benfica maçı kadar zordur. Belenenses alışmıştır bir kere kazanmaya. 1-0 kazanırlar bu maçı da. İlk yarıda 2-0 kaybettikleri Olhanense'yi sahalarında 6-0 yenerler ve son haftaya 1 puan farkla lider girerler.

Son hafta Belenenses'in rakibi deplasmanda karşılaşacaklari Elvas, Benfica'nin rakibi ise Athletico'dur. Benfica'nin Atletico karşısında galibiyetine kesin gözuyle bakılmaktadır. Şampiyonu belirleyecek mac Elvas'da oynanacaktır. O dönemde Sport Lisboa Elvas ile Benfica arasındaki ilişki güncel bir örnekle izah etmek gerekirse Ankaragücü ile Ankaraspor arasındaki ilişki gibidir. Benfica maç öncesinde Elvas takımına yardımcı olması için kendi kadrosundan antrenörler yollar. O dönemin şartlarında Belenenses'in deplasmana gitmesi de epey zordur. Kulübe ait bir otobüs yoktur ve takım özel araçlarla parça parça gitmek zorundadır maça. Günümüzde 2 saat kadar süren yol o dönemde ancak 5-6 saatte alınabilmektedir.

Bu şartlarda maça çıkan Belenenses için olumsuzluklar maçın içinde de devam eder. Daha maçın başladığını bile anlamamıştır Belenensesli oyuncular kalelerinde golü gördüklerinde. Patalino Elvas takımını 1-0 öne geçirir daha 1. dakika dolarken. Devre arasına da bu skorla gidilir. Belenenses takımında moraller bozuktur. Hatta takımı toparlaması gereken takım kaptanı Amaro'nun gözlerinden yaşlar gelmektedir. Arthur Lent ve Vasco birşeyler yapılması gerektiğinin farkındadırlar. Takımı tekrar canlandırırlar ve ikinci yarıya çıkarlar. Takımın sağ açığı Vasco, Fatih Akyel'in Real Madrid maçının ikinci yarısındaki performansına benzer bir performans ortaya koyar ikinci yarıda. Lent ve Rafael'e yaptigi iki asistle maçı çeviren adam olur Vasco. Benfica Atletico'yu 5-0 geçer ama artık hiçbir anlamı yoktur. Belenensesli oyuncular maçın bitimiyle orta sahada toplanır, birbirlerine sarılır ve sevinc gözyaşlarına boğulurlar. Ligin ikinci yarısında oynadığı tüm maçlari kazanan Belenenses özlediği şampiyonluğa ulaşır 26 Mayıs 1946 günü. Takım oyuncuları geldikleri gibi ayrı araçlarla dönerler Lizbon'a. Şehrin girşinde ellerinde mavi Belenenses bayrakları ile taraftarlar beklemektedir Sampiyon takımı.

Stereotyped From Enes Özbey

Dixie Dean

Dixie Dean Everton'dan ayrılmaya karar verdiğinde dönemin hem menajer hem de kulüp başkanı olan Theodor Kelly'e takım arkadaşlarımla hiç fotoğrafım yok, fotoğraf çektirip gitmek istiyorum dediğinde ortada bir sorun vardır. Çünkü takım arkadaşları olan kaleci Sagar, forvet arkadaşı Sam Hickson gibi takımın önemli dört oyuncusu orada bulunmadığı için formaları mecburen orada bulunan stad işçilerine giydirilir. Fotoğrafta ayakta bulunan dört Evertonlu oyuncu(!) sırf Dixie Dean istedi diye bir günlüğüne kadraja girerler. Bu arada Dixie Dean'i daha önce göremeyip yüzünü tanıyamayanlara fotoğraf'a birkez daha bakmalarını öneriyorum. Zira birçok kişinin bulunduğu fotoğrafta sadece bir kişi var aslında.

Enstantane #17

Bir üst benlik hikayesi; Brian Clough Ep2/2

....Brian Clough'un Derby County'den neden ayrıldığı hala bir muammadır. Kimilerine göre 1972 sezonunda yapılan mali usülsüzlüktür kimilerine göre County başkanı'nın bahis bankerleri ile olan ilişkisidir. Ancak Brian Clough yayımladığı otobiyografisinde bunun üzerinde pek durmaz. Ancak Ada basınına göre Clough'un asıl amacı İngiltere Milli takımıdır. Nitekim Derby şehrinden ayrıldığında ailesiyle Londraya yerleşir. Milli takımı hedefinde bulundurmasının sebebini ise yıllar sonra "Leeds United'ın İngiltere futbolu üzerindeki kötü etkisini yıkma" amaçlı olduğunu belirtmiştir Clough.

Londraya geldiğinde ilk olarak West Ham United ona bir teklif yapar. Ancak Clough hırsına yenik düşerek alaycı bir biçimde West Ham takımını köy takımı olmakla suçlar ve bu iş teklifini kesin bir biçimde reddeder. Clough o kadar hırslıdır ki Bobby Robson'dan kendisinin Milli takıma seçilmesi için kulislerde bulunmasını ister. Ancak bu süreç içerisinde West Ham United'a yaptığı etik olamayan davranışından dolayı Brian Clough'a herkes sırtını döner. Ailevi problemler yaşadığı için karısından ayrılmak zorunda olan Clough doğduğu Boro şehrine yeniden döner. Ortağı Peter Taylor iki ay sonra onu anlaştığı Brighton& Hove Albion takımına çağırır ama o yüz vermez. Ancak sezon ortasında iş bulamayan Clough, Brighton'a gider ve Peter Taylor'un yanında hazırda bulunur.

Sezon bitiminde Bobby Robson'un "Seni Milli takım istiyor genç dostum" sözü üzerine Brighton'dan tabiri caizse kaçarak giden Clough ortağı Peter Taylor'a yalan söyleyerek "Futbolu bıraktım" der. Ne var ki Milli takımın başına Don Revie geçer. Bu Brian Clough için bir çeşit yıkımdır. Yıllardır çekiştiği ve kıskandığı, egolarının üzerinde hakimiyetini bir türlü kestiremediği Don Revie artık Milli takımın başındaydı.

Brian Clough'un kaderi kötüye giderken birgün Leeds United Don Revie'den boşalan koltuğu ona uygun görünce ikileme düştü. Leeds United'a yıllarca ağır ithamlarda bulunan Clough, Leeds'e giderse gururunu kaybedecekti belki. Ama onun süperegosu Leeds'e gitmeyi ve oradaki oyuncuların karakterini değiştirerek daha güzel bir futbol ve daha iyi ün sağlamasını kazanmak istedi. İki gün içerisinde Leeds'in yeni teknik direktör olmuştu bile.

Clough ilk çıktığı Yorkshire Tv kanalına verdiği röportajda "Don Revie dönemi ve pislikleri bitmiştir" demecini verince kulüpte saygıyla anılan Don Revie'in mirası ona ihanet edecekti. Çünkü Billy Bremner, David Harvey, Johny Giles gibi oyuncular antreman ve maçları bilerek sabote edip Brian Clough'un tam 44 gün sonra Leeds United'dan kovulmasına sebep olacaktı.

Bu kovulma Brian Clough için yıkım noktası oldu. Ne ailesi, ne de ona sahip çıkan bir camia yoktu; Peter Taylor dışında.

Peter Taylor'un iyi ilişkiler içerisinde bulunduğu Nottingham Forest'le anlaşan Clough, yanına Taylor'u alabilmek için tazminat bedelini cebinden ödedi. Ve artık Nottingham efsanesi başlamak üzereydi. Nottingham takımını ikinci ligdeyken bir sene sonra birinci lige çıkaran bu ikiliyi üst ligde kötü süprizler bekliyordu. Çünkü o yıllarda Leeds efsanesi bitmiş ama Liverpool, Arsenal ve Manchaster United gibi köklü kulüpler beklyordu. Ancak yine mucizevi bir biçimde şampiyonluğu Liverpool'un elinden alan Clough ertesi sezona o dönem en iyi oyuncunun bile 350 bin pound'a transfer olduğu vakit Trevor Francis'e tam bir milyon pound harcadı.

Bu olay ada'da bir yıl boyunca konuşuldu. Francis'in bir golü 50 bin esprileri Nottingham takımının içerisindeki dengeleri bozunca o yıl şampiyonluk Liverpool'a kaptırıldı. Ancak Clough ve Nottingham o yıllarda İspanyolların ambargosunu koyduğu Şampiyon kulüpler kupasında başarılı sonuçlar alarak finale kadar gelmiş ve Malmö'yü 1-0 yenerek kupaya uzanmışlardı.

Bir şehir takımına bu denli başarılar yaşatmak İngilizler için alışılagelmedik bir durumdu. Nitekim Nottingham ertesi sezon tam 42 maç boyunca yenilmeyerek lige ve Avrupa'ya ambargo koyuyordu. Ertesi sezon yine Şampiyon kulüpler kupasını alan Nottingham takımı böylece Avrupanın zirvesine oturuyordu.

1982 yılında 47. yaş günü kutlamasında alkollü iken Peter Taylor'a "Ben olmadan sen bir hiçtin dostum" demesi Peter Taylor'un o sezon Nottingham'dan ayrılmasına vesile olacaktı. Peter Taylor olmadan hiçbir başarı yakalamamış Clough, kendini alkole kaptırarak bir şekilde futboldan soğumuştu. Rivayet o dur ki, Tottenham ile oynanan Fa cup finaline gelmemiş, İtalya'da tatilde bulunmuştur. Gerekçesi de hazırdır; "Fa cup sıradan bir kupadır".

Bu denli ego'ya sahip bir adamın başarılı olmasını sağlayan koşullar hazır şablon olmasından mıdır yahut onun bu egosunu taşıyabilecek kişiler mi bu koşulları oluşturur bilemiyorum. Ancak Avrupada kupa kazanan ilk İngiliz teknik direktör, ikinci ligden iki takımı çıkarıp ilk sezonlarında birinci ligde tarihlerinde ilk şampiyonluğu tattırmış biri olarak mı bu kadar ego sahibi olunur? Bu konuda şüpheliyim. Çünkü taktik analiz ve iş eğitimi konusunda deha sayılabilecek birinin medya, taraftar gibi etmenlerin etkesiyle bu egoyu oluşturup günün birinde kendini alkole vermesi pek âla anlaşılabilir.

Nitekim Brian Clough'u bu egosu yüzünden çok kişi sevmemiş, tutmayan karaciğer nakli sonrası belli bir süre yaşadıktan sonra ölüm gününde birkaç Football Association delegesi dışında futbol adamı olarak kimse olmamıştır kabrinin başında; Peter Taylor ve Derby halkını saymaz isek...

Tarihi Nasıl Kaçırdık ?

Her şey şehir efsanesi gibi başlamıştı, Adana Demirspor Livorno'yu konuk edecekti ve biz de tarihi bir olaya tanıklık edecektik. Ne yazık ki şanslı olan 15.000 biletli seyirci dışında 70 Milyon nüfuslu ülkede bunu izleyebilen hiç kimse olmadı. Cuma günü bu ülkede tarihi bir maç oynandı ama futbolun her şeyiyle yankılandığı, her alanda konuşulduğu topraklarda bizim gibi futbolun peşinde bıkmadan usanmadan koşanların elinde hiç bir bilgi yok. Konuşacak bir şeye, yapılacak farklı yorumlara sahip değiliz. Dünya çapında ses getirmesi gereken, Türk futbol tarihinde bir ilk olan, modern futbolu rafa kaldırıp 1950'lerin, 1960'ların ruhunu yaşatan bu tarihi maçı kamuoyumuzun, Türk basınının ve medya kuruluşlarının işgüzarlığı ve ilgisizliği sayesinde izleyemedik. Elimizde DHA'nın 4-5 dakikalık görüntüleri ve kendi yayın kuruluşlarındaki birbirinin kopyası haberleri, NTV Spor'un bir kaç haberi ve çekimiyle Anadolu'dan Futbol'un yazarı Hüseyin'in yazıları var bilgi olarak. Cuma gecesi Türk futbolu için nasıl tarihi ve unutulmaz bir gece olduysa Türk spor yayıncılığı için de aynı oranda tarihi ve utanç dolu bir gece oldu bizce.

Öncelikle DHA ve NTV'nin hakkını verelim, canlı yayın yapmamış olsalar bile ileride bahsedeceğimiz gibi siyasi yönü olan böyle bir müsabakadan bizi haberdar etmek için verdikleri çaba da önemliydi. Özellikle NTV'nin canlı bağlantıları ve Bağış Erten'in oraya gitmesi tatmin ediciydi. Yenilsen De Yensen De'yi sunarken konsept olarak bu maçı temel almaları da zaten işi önemsediklerini gösteriyor. DHA da elindeki görüntüleri diğer yayın organlarıyla paylaştı, kendine bağlı olan bir kaç gazetede haber yaptı bunu. Çaba harcayanların emeklerine ve çabalarına saygımız sonsuz elbette ancak futbol tarihimizde bir ilki yaşadığımız bu festival gibi olayla ilgili tüm verileri 10 dakikada izleyip-okuyup bitiriyoruz. Bu kadar kısa sürmemeliydi bir tarihe tanıklık etmek.

Şimdi Livorno'nun Türkiye'ye gelişinin belli olmasından sonra aşama aşama yaşanan olaylara ve bir tarihin gözümüzün önünden nasıl kaçıp gittiğine bakalım.

O olaya tam anlamıyla girmeden önce şuna değinelim : İlk paragrafın sonunca "bizce" diye kişisel bir ifade kullanmış olabiliriz ancak bunu açmak gerekir. Düşüncemiz bu olsa da kişisel olarak değil, ülke genelinde de hayati önemi olan bir olaydı bu sonuçta. Türkiye'nin 3. kademe ligi olan TFF 2. Lig takımı Adana Demirspor, Avrupa'nın 3 dev liginden biri olan İtalya Serie A'dan bir takımı Türkiye'ye getiriyor. Bu olay sadece Adana Demirsporlular'ı değil, en büyük rakipleri Adanasporlular'ı ve stada giremeyen tüm Adanalılar'ı, Anadolu'da futbolun peşinden koşan tüm tribün emekçilerini, karşılaşan iki ekibin ortak noktası olan solcuları ve solcuların da siyasi arenada en büyük rakibi olan sağcıları da ilgilendiriyor. Maça ilginin ne kadar fazla olduğunu anlamak için İzmir'den Yalı'nın, İstanbul'dan Çarşı'nın, Ankara'dan Alkaralar'ın ve çeşitli yerlerden bir çok taraftar grubu üyelerinin tribünde yer aldığını hatırlatalım. Futbolu kıyısından köşesinden tutan herkes kendini bir de siyasete adayanlar için zaten bulunmaz bir nimetti bu maç.

Artık yayın konusuna geçebiliriz tamamen. Bu maçın oynanacağı kesinleştiği zaman ilk olarak Adana Demirspor ve NTV Spor arasında ufak bir görüşme oluyor. Anlaşmaya varılamıyor ilk aşamada. Tabii bu 2 yönü var, Adana Demirspor ve NTV olarak ayrı ayrı bakmak gerekiyor. Aslında ikisi de farklı açılardan aynı yola çıkıyor ama açıklamalardaki ufak farklılıklar ilginç tezatlara da sebep oluyor. Öncelikle NTV'ye sorduğumuzda NTV tarafından canlı yayın konusunda bir niyet olduğu, görüşmenin yapıldığı ancak anlaşmanın sağlanamayıp sonuçsuz kaldığı söyleniyor. Bu gelişmelerin ardından Adana Demirspor başkanı aynı zamanda bir Adanasporlu da olan Güntekin Onay'ı arıyor ve bu maçın yayını konusunda bir ricada bulunuyor. Araya başkaları da sokuluyor ancak NTV ikinci aşamada pek de niyetli olmuyor yayın konusunda. Kısacası "bakarız" deniyor ve geçiştiriliyor olay. Detaylı görüşüp de anlaşılamama gibi bir durum yok ortada ama devamında da konuşulan bir şey yok. Öylece askıda kalıyor kulüp ile NTV arasındaki görüşme. Olumlu sonuç alınamamasındaki sebebin mali konular mı yoksa maçın siyasi durumu mu olduğu konusunda bir kanaate varamıyoruz yani. NTV'nin bu maçı kimseye kaptırmayacağını düşünürken yayın konusunda ciddi sayılabilecek bir gelişmenin olmayışı bile düşündürücü. Burada ilginç bir nokta da NTV'nin maçı yayınlamamasına rağmen bu işe en çok özen gösteren kanal olması ve diğer kuruluşların önünde yer alması, garip bir tezat oluşuyor bu açıdan bakınca.

TRT cephesinde ise olaylar başka bir boyut alıyor. NTV cephesindeki gibi basit bir ilgisizlik hikayesi değil olay. İlk başta ücretsiz yayınlayalım diyor TRT. Bu işin en tepesindeki kurum olduklarını söyleyip kulüple ücretsiz yayınlanması için anlaşmak istiyorlar, bir nevi ültimatom yolluyorlar kulübe. Ya parasız yayınlarız ya da yayın yapmayız diye. En azından sembolik bir ücret ödenmesi ve az da olsa bu güzel girişim için destek olunması isteniyor kulüp tarafından, TRT para vermemekte direniyor. Kulüp devreye AKP Adana Milletvekillerinden birini sokmak istiyor. Telefon görüşmesi yapılıyor ve TRT'den yayının yapılıp kulübe makul bir ücret ödenmesi yolundaki istekler iletiliyor. Bilin bakalım bir vekil bu tarihi maç için seçildiği ilin takımına nasıl destek oluyor ?.. Herhangi bir girişimde bulunmayıp kendisini vekil seçen ili böyle mükafatlandırıyor. Devletin elindeki kanala bir milletvekili olarak açıp rica etse ve bu maç TRT3'ten yayınlansa herkes tatmin olurdu. Ancak milletvekili bunu yapmadı, TRT yönetimi de bu güzel girişime finansal olarak destek sağlamayınca canlı yayın konusundaki son umut da uçup gidiyor. Tüm bu olumsuz görüşmelerin ve sonuçsuz çabaların ardından TRT maçın siyasi yönünü sebep gösterip yayınlanmama gerekçesini böyle açıklıyor kulübe. Mali konuların önüne perde çekilip ana sebep buymuş gibi gösteriliyor bir bakıma. Gerçi ana sebep olduysa o daha da vahim ya neyse, siyaset olayına girmeyelim, bizim tek derdimiz futbol. Her fırsatta Anadolu takımlarının gelişmesini savunanların, kendi normal reytinglerini fazlasıyla aşacağı neredeyse garanti olan böyle bir tarihi organizasyonu bedavaya getirme çabalarını da Türk futbolundaki kısır döngünün cevabını arayanlar için verilmiş en güzel cevap olarak addediyoruz.

Kaçırdığımız tarihi fırsatın verdiği üzüntü ve buna bağlı hayal kırıklığının etkisiyle elimizin uzandığı her yere uzanmaya çalıştık bize göre medya ayıbı olan bu olayın detaylarını öğrenebilmek için. Bunca bilgiye ulaştıktan sonra üzerine daha fazla yorum yapmak, işin siyasal boyutlarına karışmak pek bizim işimiz değil. Yukarıdaki olaylar çerçevesinde kaçan fırsat konusunda herkes gibi bizim de düşüncelerimiz var fakat bizim aklımız fikrimiz futbol. Bu yüzden kimseyi yönlendirmeden ulaşabildiğimiz bilgileri sizlerle paylaşmak istedik. Gönül isterdi ki stadın kapasitesi doğrultusunda 15 binle sınırlı kalan bu tarihe tanıklık eden birey sayısı çok daha fazla olsun ama olamadı maalesef. Muhtemelen önümüzdeki sezon bir fırsatımız daha olacak bu şölen için. Bu sefer yer İtalya olacak. Bizim medya kuruluşlarımız akıllanır mı bilmiyoruz ama İtalyan TV kuruluşlarının tutumunu da merakla bekliyoruz. Bu tip olaylara son derece alışık olan ve bir çok takıntıyı aşıp demokratikleşmeyi başarmış olan İtalya'da yayın sıkıntısı olmayacağını düşünüyoruz aslında. Olmadı İtalya yollarına düşebiliriz şu heyecan ve merakla...

TV yayını konusunda canlı yayın olmasa bile izleyiciye maç sunulamaz mıydı diye düşünüyoruz. 90 dakika kaydedilir ve maç sırasındaki tatsız durumlar ve siyasi olaylar kırpılıp 60-70 dakikalık çok geniş bir özet şeklinde yayınlanabilirdi.

NOT : Bu yazı ile ilgili eleştirilerinizi ve itirazlarını violafranchi@gmail.com veya tanjuern@hotmail.com adresine iletmenizi rica ediyoruz. Destek olan ve şu an bu yazıyı okuduğunuz tüm blog sahiplerini destek olmalarına rağmen olası bir tatsız duruma karşı korumak için sorumluluğu fikrin oluşmasını sağlayan bu iki arkadaşımız üstleniyor.

NOT 2 : Yazı konusunda Blog İdman Yurdu ve Futbloglar gibi blogları toplayan oluşumların herhangi bir desteği yoktur. Tamamen kişisel olarak haberleşilerek böyle bir tepki düşünülmüştür.

NOT 3 : Yazı içerisinde de defalarca belirtildiği gibi amaç asla siyasi değildir, herkesin tek tepkisi bu tarihi ve eğlenceli maçı canlı canlı tüm detaylarıyla izleyememiş olmaktır.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Bir üst benlik hikayesi; Brian Clough Ep1/2

Oturup futbolun iç dinamiklerini saymaya başlasak başarı/başarısızlığın nedenlerini göreceli bir biçimde ortaya koyarız aslında. Bu, futbolun beşer/şaşar gözüyle aktarımından kaynaklanan bir durumudur. Beşer için yapılan ama beşer olmayan gibi gözüken. İşte, tam bu noktada devreye "beğenilme duygusu", ya da biz buna arzusu diyelim; devreye girer.

BugünFatih Terim ne kadar göreceli başarılı, Bülent Uygun ne kadar göreceli başarısız olurlarsa olsun, bunun sebebi hep "Üst benliklerinden" kaynaklanır. Esasında öyle olmadılarsa da "beşer bakışa" böyle gözükür, çünkü ego'nun insana göre tarifi yoktur; O insan içindir.

Brian Edward Clough fakir bir sınıfın daha da çok çocuklu fakir bir ailesinde büyüdüğünde zamane kurallarına uymayarak futbolcu olmuştu. Zamanının santrafor stillerine çok aykırı olmayacak şekilde, kendini çokca pazarlamayarak Middlesbrough'da yaklaşık 250 maça çıktı ve maç başına yaklaşık bir golle Boro'nun tarihine geçen bir forvet oldu.

Kuzeyli oluşu ve zamanın en önemli takımların kuzeyden çıkması ile kendine Milli takımda çokça yer edinemedi. Ancak 1962 yılında Boro'nun onu yaşlı diye Sunderlan'e satması Clough'u daha da çok kamçıladı. Sunderland'de oynadığı 67 maçta tam 59 gol atan Brian Clough geçirdiği ağır sakatlık üzerine kulüpten emekliliğini istediğinde ikna olamadı. Ama onun arkasında kimse yoktu. Valley Road'dan çıkmış bir fakir çocuğun arkasında kimse de olmazdı, olmadı da.

Ona güvenen tek kişi Peter Taylordu. Daha doğrusu, 31 yaşındaki bu futbolcu eskisi ama teknik direktör yenisini antrenör olarak kullanmak isteyen Peter Taylor, Brian Cloughla bir hayat hikayesine başlayacaktı.

Brian Clough ve Peter Taylor Derby County takımının başına geçtiğinde kulüp onlardan sadece bulunduğu ikinci ligde tutunmayı görev vermişti. Ama günbegün gelişim kaydeden Derby takımı ligi şampiyon olarak tamamlayıp birinci lige çıkmıştı. Birinci lige çıktıkları sezon Peter Taylor'un bulduğu üç adı sanı duyulmamış oyuncu sayesinde ilk haftalarda başarı yakalayan Derby County'nin kaderi, ve daha önemlisi Clough'un kaderi kendi evlerinde Leeds United ile oynayacakları Fa Cup maçı öncesinde çizilecekti. Çünkü Clough o yıllardaki ününü dönemin Bad-boys lakaplı Leeds United takımının kötü ve çağ dışı oynadığı söylemleriyle kazansa da bu sadece birkaç günlük bir ün olacaktı. Çünkü Don Reive lakaplı Donald George Revie Leeds United takımı ile 6 yıldır Lige ve ulusal kupalara ambargo koymuştu. Ancak Leeds United o yıllarda oyuncuların kendi aralarında geliştirdiği ve başarıya ulaştığı sert oyuna dayalı sistemi çok iyi ve çağın ötesinde uyguluyordu. Zaten Donald Revie'in Don Reive lakabını kazanması, Leeds United'ı dönemin en ünlü takımı Torino'ya benzer bir biçimde oynatması sayesinde olmuştu.

Oldukça sert geçen ve yenildikleri iki Leeds United maçından sonra Leeds takımını kendisine takıntı haline geitren Clough o sezon Leeds'in son haftada Burnley'e hakikaten mucizevi(Son dakikalarda iki gol) bir biçimde yenilmesinden sonra şampiyonluğu kazanıyor ve Derby takımı iki sezondur bulunduğu birinci ligde muazzam bir başarı yakalıyordu.

Ancak yardımcısı Peter Taylor'un oyuncu alımlarındaki usulsüzlüklerinden sonra Derby County takımı avrupadan men edilmiş ve bir sezonu sadece ligde oynamıştır. Bu durumdan sonra Peter Taylorla arası açıldığı için onu yardımcılığından almış ve kulüpte pasif bir pozisyon vermiştir. Nitekim ertesi sezon (72-73) avrupada başarı yakalayan Derby County takımı Kupa galipleri kupasında Juventus'a yarı finalde elenmiştir. Ancak bu maçtan daha çok Derby takımın önceki hafta Leeds United ile oynadığı maçta Paul Bremnier'in (Leeds United) Derby takımından iki oyuncuyu bilerek sakatlamasını Don Revie'in bilinçli taktiği sayesinde olduğunu ima etmesi sonucu FA Clough'a 4 hafta ceza vermişti. Üstüne para cezası da eklenince Clough'un Derby County başkanı ve yönetim kurulunun arasını açmaya yetmişti. Çünkü Don Revie'nin tazminat davası sonucu Derby County'den istediği para, oyuncularun üç aylık parasına eşdeğerdi.

Gittikçe Clough ve Don Revie arasında başlayan kavga ve sonucu Clough'un tatminkar olmayan egosunu yenilmesini sağlayıp Derby County'den ayrılmasına sebep olacaktı. Ancak bu ego sönmeyecek "kaderin" Clough'a hazırladığı ceza ve suç'un ikinci perdesi aralanacaktı.

Bir üst benlik hikayesi; Brian Clough Ep2/2

Football Quotes #27

"Bu yenilgi sonrası şampiyonluğa olan inancım Noel babaya olan inancımdan daha da az duruma geldi. Ama sorun şu ki; Ben Noel Babaya hala çok inanıyorum" Albert Batteux (Resimde solda ikinci)

Albert Batteux kazanılan 1970 şampiyonluğu sonrası bir basın mensubunun "Noel babanın size hediyesi ne oldu?" sorusuna elindeki kutlama için hazırda bulundurduğu şampanyayı göstermeden tam 3 ay önce Marsilya karşısında kendi evlerinde yenildiği maçtan sonra bu cümleleri söylüyor. Noel Baba sayesinde Saint-Etienne 70'li yıllara damga vuruyordu.

Old Fashioned Football Shirt Company; Roma 1961

Dip-not: Roma klübünün asıl forması linkte göreceğiniz üzere şeritli formadır. Ancak 1960-68 yılları arasında Vatikan'da yaşanan kardinal değişimleri sonrasında Roma'ya atanan kardinal Flevius, Roma kulübünün bu şeritli formasının faşizm'den esinlenerek hazırlandığı düşüncesi ile yasaklamış ve rakipleri gibi çubuklu forma kullanmasını önermiştir. Yasaklama/önerme arasında gidip gelen bir futbol kulübü olan Roma'nın futbol tarihinde Siyaset ve Din'in üzerinde baskısı olduğu tek futbol kulübü olduğu yadsınamaz. Bugün Brezilya'da bile bu denli kilise yardımıyla ayakta durmuş olan Sao Paolo takımının iç dengelerinde bu kadar din'e alet olmuş bir gelecek yoktu, olmadı da.

Bad and Ugly Ep9

Başarıya giden her yol mübahtır sözünü futbolda belli bir zaman boyunca Almanya'ya kaptırmadan kendine motto edinmiş İtalyan futbolu, kimi zaman onları izlerken "bu adamlar günlük hayatlarında da mı bu kadar sert?" sorularını kendi kendimize sordurduğu yıllarda Catenaccio düsturunu benimsemişlerdi. Nitekim 82 Dünya kupasında Latin Amerika ülkeleri kıvamında top koşturdukları süresince sanki psikiyatr tedavisi altında izlenimini vermişler, ama Catenaccio'nun öldüğünü çaktırmadan el altından göstermişlerdi. Doğru ya, catenaccio ölmüştü; ama o ruh ölmemişti. Hele Marco Tardelli'nin içindeki ruh.

Marco Tardelli, şahsi kanaatimce İtalyan futbolunun gördüğü en sert orta saha oyuncusu idi. Bugün, daha doğrusu geçmiş yıllarda "topu kaptıran Hasan Şaş koşuşunun" mucidi ve daha önemlisi ihracını Tardelli dünyaya kazandırmıştır. Capanne doğumlu Marco, doğduğu şehrin ezeli rakibi olan Pisa'ya gittiğinde kiralık yıllar yaşamış, bir sonraki sezon Como forması ile çıktığı ikinci maç olan Pisa maçında kendisinin Pisa'dan kiralık olarak yollanmasını mesul tuttuğu mevkidaşı Benaglio'nun burnunu kırarak maçı bitirmiştir.

Juve'de kazandığı şampiyonluklar sonrası hiçbir sebep yokken İnter Nazionale'e küfürler yağdıran ve hatta bu küfürleri Torino şehri mensuplarına ezberlettiren bu adam, bir gece yarısı kaçamağı ile İnter'e transfer olmuş ve gittiği Juve deplasmanında taraftara Souness misali ulubatlılık yapınca İnter'den de fişi çekilmiştir. İtalya'da istenmeyen adam olan Tardelli her İtalyan mahkumun sürgün yeri olan İsviçreye gitmiş ve burada St. Gallen takımı ile teknik direktör olarak anlaşmış ama dayanamayıp tekrar sahalara dönmüştür.

Sahalara artık hem oyuncu hem menajer olarak çıkan Marco Tardelli, İsviçre'de çıktığı ilk maçın sonunda taktiğini uygulamak istemeyen orta saha oyuncusu Honder'i maç sonunda stad dışına kadar kovalamıştır. Ama İsviçrede de pek tutunamamıştır Tardelli.

Tam 20 yıl önce kovulduğu Como'ya bacadan girmiş ve bu sefer affını istemiştir. Como'dan üstelik bu sefer para da istememiştir. Ama iki yıl sonra maçlardan önce bahis oynadığı gerekçesi ile Comodan bir ezeli rakip Cesena'ya geçmiştir. Bahis oynamasının sebebini soranlara da "Bana para vermiyorlardı" cevabını vermişti.

Catenaccio ruhu bazılarının içinde ölmemiş, hala yaşıyordu.

Cenabet Adamlar Atlası Ep12

Oldham'ın Chaddy the Owl lakaplı maskotu maç içerisinde kenardaki seyirciyi tabiri cazise gaza getirirken yardımcı hakemin yanlışlığıyla ofsayta düşmesi bu bölüm için yeterli değil; zira olayda bir cenaplık yok, yanlışlık var. Zaten Chaddy the owl maç sonrası olayı anlatırken; Üzerimde Oldham forması var ama kafamın büyüklüğünüde göremiyor musunuz? şeklinde dert yanmıştı.

Kevin Williams nam-ı diğer Chaddy the Owl. Sunderland altyapısında büyüyüp bundan futbolcu olmaz damgası yiyerek futbolu terkedenlerden. Ama gel gör ki Swensa maçında akrobatik hareketler yaparken yan diz bağlarını yırtıyor. İşinden oluyor.

Efsanevi Maçlar Ep5; Nottingham Forest - Derby County 1898

İngiltere Championship'de hafta sonu Nottingham Forest ile Derby County arasında oynanan ve 3-2 Nottingham Forest lehine biten derbi maç, sahada ortaya koyulan mücadele ve atılan goller ile Türk futbol bloglarının da gündeminde yer almıştı. Biz ise yaklaşık 110 yıl önce oynanan başka bir Nottingham Forest- Derby County derbisini anlatacağız bugün.

Takvimler 16 Nisan 1898 Cumartesi'ni göstermektedir. Futbolun artık iyiden iyiye popülerliğini arttırdığı İngiltere'de 27. FA Cup finali oynanacaktır. Nottingham Forest ile Derby County'nin Crystal Palace'taki kapışması için tam 62017 insan sahanın etrafında yerlerini almışlardır. İki takım ilk kez bir FA Cup mücadelesinde karşı karşıya gelecektir bu mücadele ile. Kazanan ilk FA Cup zaferini de kazanacaktır. Maç öncesinde herkesin favorisi Derby County'dir. Finale gelene kadar son FA Cup şampiyonu Aston Villa ile finalist Everton'u elemesinin yanında, final maçından yalnızca 1 hafta önce Nottingham Forest ile yaptığı lig maçını da 5-0 gibi farkli bir skorla kazanmıştır.

Favori Derby County olsa da klasik ifadesi ile derbilerin favorisi o zamanlarda da yoktu. Maça hızlı başlayan Nottingham Forest, Capes'in ayağından gole çok yaklaşıyor ama top Derby County'nin defans oyuncusu Methven'den geri geliyordu. Capes'in ve Nottingham Forest'in gole yaklaştığının habercisiydi yakalanan pozisyon. Maç öncesi çalışmaların bir çoğuna katılamayan Forest sol açığı Spouncer, sol tarafta Cox tarafindan düşürüldüğünde dakikalar 19'u gösteriyordu. Wragg'in kullandığı frikikte topla buluşan Capes bu kez kaleci Fryer'i avlamayı başararak takımını 1-0 öne geçiren golü attı. Golden sonra Derby oyunda daha iyi olan taraftı. Derby oyunda üstünlüğü ele aldığı bu bölümde golü de geciktirmemişti. Leiper'in yaptığı ortaya yükselen Derby'nin efsanevi oyuncusu Steve Bloomer'in kafa vuruşu üst direğe çarpıp Allsop'un koruduğu kaleye giriyor ve maça yeniden denge geliyordu. Devre bitmeden Nottingham yeniden öne geçmek icin bastırıyordu. Organize gelişen bir Nottingham atağında topla buluşan Richards'in şutunu kaleci Fryer çıkarıyor, dönen topu kaleye göndermek Capes için zor olmuyordu.

Devre de bu golle 2-1 Nottingham Forest lehine sonuçlanıyordu. Forest ikinci yariya onemli bir handikapla başlıyordu. Ilk golun asistini yapan Wragg sakatlanarak oyundan cikmak zorunda kaliyor, oyuncu degisikliginin henuz kurallara girmedigi o donemde, Forest bir kisi eksik oynamak zorunda kalmisti. Ama gun Nottingham Forest'in gunuydu. Ikinci yarinin neredeyse tamami Derby hakimiyetinde geciyor, ama Forest defansi kale onune adeta bir duvar oruyor ve Derby'nin gol atmasina izin vermiyordu. Maca noktayi ise 86. dakikada Mc Pherson koyuyor attigi golle Forest'i 3-1 one geciriyordu.

Forest ikinci yarıya önemli bir handikapla başlıyordu. İlk golün asistini yapan Wragg sakatlanarak oyundan çıkmak zorunda kalıyor, oyuncu degişikliğinin henüz kurallara girmediği o dönemde, Forest bir kişi eksik oynamak zorunda kalmıştı. Ama gün Nottingham Forest'in günüydü. Ikinci yarının neredeyse tamamı Derby hakimiyetinde geçiyor, ama Forest defansı kale önüne adeta bir duvar örüyor ve Derby'nin gol atmasına izin vermiyordu. Maca noktayı ise 86. dakikada Mc Pherson koyuyor attığı golle Forest'i 3-1 öne geçiriyordu.

İki takım arasında oynanan ilk FA Cup maçının sonucunda, kazanan Nottingham Forest oluyor ve ilk FA Cup'ını müzesine götürüyordu. Derby ise favori çıktığı maçı kaybederek, FA Cup'ı kazanmak için tam 48 yıl beklemek zorunda kalıyordu.

Not: 1899 ve 1903 yillarinda da finale cikan Derby farkli skorlarla finalleri kaybetmisti. 1946'da ise uzatmaya giden finalde Charlton Athletic'i 4-1 yenerek ilk ve tek FA Cup zaferini elde etti.

Stereotyped From Enes Özbey

Edit: Gelgidersin.Blogspot yazının başında bahsedilen maçın videosunu yolladı. Şu linkten izleyebilirsiniz.

1948